8 Ekim 2010 Cuma

Aşklarım



O benim ilk aşkım. İlk aşklar unutulmazmış. Ben de asla unutmayacağım.


Sevmeyi, birine güvenmeyi onla öğrendim.


Çok da yakışıklıydı.


Ve bence, sanki herkes onu yakışıklı bulmalıydı. Buluyordu gibi gelirdi.


Uzun boyludu.


Yanında kendimi minicik hissederdim.


Ellerimi avuçlarında ısıtırdı. Kocaman avuçlarında.


Ben ondan çok küçüktüm birçok şeyi ondan öğrendim sevmenin yanında.






İlk aşkım ilk aşk olarak kaldı. Ve ben yoluma devam ettim.


Seneler seneleri kovalamış daha büyük aşk arayışlarına girmiştim.




İşte o zamanlardı büyük aşkımla karşılaşmam, tanışmam.


İlk görüşte aşık olacak kız değildim. Olmadım da.


Bu konularda hep mantıkçıydım. İyiki de öyleydim.


O'ysa hemen kapılıvermişti. İnatçıydı. Evlilik teklifini bile fazla bekletmedi.


Huzur veren, serin bakışlı bir kahraman olduğunu aylar sonra fark ettim. Ve aşık oldum.


Bundan sonrası hızla ilerledi. Büyük aşkım hayatıma ışık olmuştu.









Ve yıllar sonra şimdi...


Şimdi gencecik birine aşık oldum diye ayıplanacak mıyım?



Ayıpsa ayıp olsun, bu öyle bir aşk ki hiç bir şeye benzemiyor.


Yaşlandım ve şefkat daha yoğun hissediliyor belki ama aşk işte basbaya.



Yaşlandıkça böyle aşık olunuyor belki.



Belki hislerimi kontrol etmeliyim.


Ama denemiyor muyum?


Deniyorum elbette.


Bu saatten sonra başka aşklara izin vermemeliyim demiyor muyum?



Diyorum elbette.



Ama nafile.


Bu aşkın önüne geçemiyorum.









İlahi aşka doğru gidiyorum....

23 Eylül 2010 Perşembe

Yüzme


Geçen çarşamba akşamı itibariyle yüzmeye başladım.




Bana kalsa hafta içi oğluma yarım saat geç kalmak bile imkansız, onunla iş için yeterince ayrı kalıyorum bir de ekstralar çıkaramam.




Haftasonu 3-4 saat bile babasına bırakmak sorun değil. Zira babayla da vakit geçirmek bir güzellik.




Ancak hafta içi çocuk benim geleceğim saati biliyor. Ve trafik vs. sebelerle gecikirsem anlıyor. Ben içeri girdiğimde "annnee" diye kapıya geliyor hemencecik. Mutlaka anlatacak da birşeyleri oluyor. Bir cıvıltı, bir işaret... Çok yoğun bir gün geçirmiş oluyor, her halinden belli...




Ne diyorodum; benim geleceğim saati bilen, bekleyen çocuğu hafta içi bekletmeye gönlüm razı olmuyor.




Ama hergün çektiğim başağrıları ve yaptırdığım tahlillerden hiç bir şey çıkmayışından dolayı doktorun stres tipi baş ağrısına benziyor deyip bana nöroloji bölümüne gitmemi tavsiye etmesi üzerine eşimin aylar önce başlayan 'spor yapmıyorsun, yüzmeye git, spor strese de iyi gelir' tavsiyelerine uymaya karar verdim sonunda. İnşallah sebat ederim spor konusunda. Tabi nörolojiye ya da ortopediye gidip görüneceğim. Zira boynum ve sırtımda da ağrılar var.


Çarşamba - cuma gitmeyi planlıyorum yüzmeye ama daha ilk haftadan cuma akşamı kaytardım bile. Aslında elimde olmayan malum çoluk-çocuk meseleleri yüzünden oldu bu kaytarma :)


Çarşamba günü eve geldim. Çantamı hazırladım. 6'ya doğru evden annem, ben ve oğlum çıktık. Onlar parka gittiler ben de Ömercime yüzmeye gittiğimi söyledim el salladım. Anlamadı sanırım :))

Normalde seans 7,5'a kadar sürüyordu. Ama ben 7 gibi çıktım havuzdan, duştur, giymedir derken 7:20 de evdeydim. Çok da geç değil sanırım.


Aslında çarşambaları pilates de var. Belki ona katılırım. Bu ilk gidişim öğrenmelik oldu.


Spor haberlerini sundum :)

20 Eylül 2010 Pazartesi

Caillou


Dün sabah akrabalarımız kahvaltıdan sonra bizden ayrılınca Ömercik hemen uyudu. Çok gecikmişti uykusu, fena halde kafasına vurmuştu.

O uyuyunca TV'nin karşısına geçtik babasıyla beraber. Ve Caillou izledik :))

1,5 yaşına gelmesine rağmen henüz TV seyretmeye başlamadı bizim minik. Bilinçli olarak izletmiyoruz. Bir çok uzmanın 3 yaşına kadar zararlı olduğunu söylemesi bu kararı aldırdı bize.

Biz işteyken de izlemiyor. Annem sağ olsun o uyanıkken açmıyor televizyonu. Bakıcı olsa en çok bu konu beni rahatsız ederdi galiba.

Ramazanda babam da burdayken zaman zaman TV izlemişliği var 1 kaç dakikalık. Annanesiyle oynarken babam haberleri izlemek istiyor ama kabına sığamayan yumurca hemen salona dedesinin yanına gidip TV'nin karşısında alıyor soluğu. 'Çekil oğlum ordan' lar kar etmeyince de babam teevizyonu kapatıyor. Bizim ki de eliyle bitti gitti işareti yapıyor :))) Babam sayesinde televizyondan haberdar oldu oğlum.

TV'nin kumandasız açılma butonunu keşfedip arada kendisi de açıyor ama biz hemen kapatıyoruz. Çok da ısrarcı değil. Zira zevk alacağı bireyler olduğunun farkında değil. Caillou gibi.

Biz de Caillou'yu hiç izlememiştik daha önce. Dün ylesine açıp izledikten sonra çok sempatik geldi. Aman pek kibar pek akıllı bir çocukmuş bu Caillou. Aklımdan uyuyan kirpi uyanınca izletsek mi, tepkisi ne olur acaba diye geçirmedim değil.

Ama yok izletmedik. İzlemesin de inşallah hiç olmazsa 3 yaşına kadar. Nasıl olsa öğrenecek ve sevecek. Ve mümkünse pek sevmesin.

Böyle izletmeyerek çocuğu ilerde müptelası yapmayız herhalde. Hani ilerde izlemediği yılların acısını çıkartmasın :)

15 Eylül 2010 Çarşamba

Kreş mi desem, değil. Oyun yeri...


Bizim tıfılcan dolu dolu 1,5 yaşında oldu.


Pek tabi ki annanesi bakıyor halen daha. Ben işi bırakana ya da oğlan askere gidene kadar da öyle olacak Allah'ın izniyle. Allah anneme sağlık versin bütün çocuklarıma o baksın :))) 4-5 tane olacak ya!!!!


Neyse konuya gelelim. Artık çocuklarla da vakit geçirmesi gerek diye düşünüyorum, yanılıyor muyum?

Bizim apartmandaki çocuklar da hep büyük. En küçüğü 5 yaşında. O da bizimkiyle oynamak istemez, sıkılır. Ben küçükken apartmanda aynı yaşta 3 çocuktuk, sabahtan akşama kadar hep birlikteydik. Ama bizim ki bu yönden pek şanslı sayılmaz.


Ben de sorumlu bir anne olarak çocuğumu çocuklarla buluşturma noktasında arayışlara girdim. Hatta bizim apartmanın hemen yanıbaşındaki villada yeni açılan kreşe uğradım dün. Haftada birkaç gün günde birkaç saat oyun oynaması için bizim ki gibi miniklere yönelik bir programları olup olmadığını sordum. Henüz böyle bir planlarının olmadığını, fakat kendi aralarında bir düşünüp bana haber vereceklerini söylediler. Bakalım bekliyorum.


Çocuğa çocuk gerek diye düşünüyorum. Dövüşecek birisi lazım :) Ya da olmadı bir kardeş lazım :P


7 Eylül 2010 Salı

Ramazan Gidiyor


Geçen sene oruç tutmadığım için bu sene Ramazan'ı biraz korkarak karşıladım.

Ancak hiç de beklediğim gibi değilmiş. O çok sıcak olan günler bile çok çabuk geçti.

Susuzluk, evet zor gelmiyor değil ama gene de geçti işte.


Yarın arefe... Galiba yine geriği gibi değerlendiremeden geçti bir ramazan daha.

Tekrar tekrar ama her defasında daha verimli Ramazanlar geçirmek duasıyla, hep beraber inşallah.

30 Ağustos 2010 Pazartesi

Kumdan kalesi


Hayat akıyor ben de blogumla arkasından yetişmeye çalışıyorum.




Ramazandan önceki hafta, hani çook sıcak olan haftalardan birinde.




Çeşmede tıfılcan 4-5 günde olsa kum oynadı. Koştu koştu koştu..




Tavşanları besledi.




Kedileri izledi.




Çalan müziklerle dans etti.




Denize girdi ama korktuğu için babasına sarıla sarıla, denize taş atma bahanesiyle yavaş yavaş girdi. Denizden çıktı, duşun altında 2 saniye kaldı gene babasının kucağında sonra havluya sarılınca hemencecik uykuya daldı. Daha giyinmeden sızdı. Bu nasıl bir iş hayret ettik. Doğduğundan beri uyku sorunu yaşayan sincap nasıl böyle uyuyabildi. Deniz yorgunu zavallı!




Gece 10 demeden yatan sıpacık, tatilde 11-12 de yattı. Yatana kadar da koşturdu. Normal düzenine geçemez, zorlanır diye korktum ama maşallah hemencecik tatil modundan çıktı.




Böyle böyle bitirdik bir yaz tatilini.


Keşke herzaman o mis gibi denizde doyasıya yüzme imkanımız olsa.


Kim bilir belki seneye gene nasip olur..

24 Ağustos 2010 Salı

İtalya Notları: 11. Venedik


Akşam 21 sularında Venedik'e vardık. Önceden otel rezervasyonu yaptırmamıştık. Bakalım bu saatte bir yer bulabilecek miydik!

Venedik suyun üzerinde yüzmekte olan bir şehir ve binaların arası yol değil su. Dolayısıyla arabamızla istediğimiz yere gidemezdik. Venedik'te araçla gidebileceğiniz son noktaya kadar yani Piazzale Roma'ya kadar gidip aracı park ettik. Hemen en yakında gördüğümüz 2-3 otelde yer olup olmadığını öğrenmek için eşim otellere gitti bense oğluşumla arabada bekledim. Döndüğünde öğrendik ki bu otellerde yer yok. Ben 'Mestre denilen yere gidelim' dedim, eşimse alalım valizlerimizi şehrin içinde bir yer buluruz dedi. Çok şaşırtıcıdır bu sefer mantıklı konuşan bendim :) O kadar yolu, köprüyü elimizde valizlerle bir de bebekle, üstelik gece karanlığında yol iz bilmeden nasıl geçecektik. Otellerde yer olup olmadığı bile belli değildi.


GPS aracımıza 'Mestre' yazıp yola koyulduk. Mestre'de otel tabelalarından birini seçip takip ettik ve Hotel Michelangelo'da sadece bir gecelik yer bulduk. Gayet şık, rahat ve temiz bir oteldi. (Kesinlikle tavsiye ederim. Venedik'e ulaşım da çok çok rahat.) Günlerden cuma olduğu için ertesi gün hafta sonu bu otelde yer yoktu. Mestre'deki hiç bir otelde yer bulamazsınız dedi resepsiyondaki görevli. Hadi bakalım Allah kerim deyip odamıza yerleştik. Ömer'ciği uyutup ertesi gün için internetten otel aramaya koyulduk. Mestre kadar olmasa da gene Venedik'e çok yakın bir yer olan Quarto d'Altino'da yer bulduk. Yakınında tren istasyonu da olduğu için arabayı orda bırakabiliriz diye düşündük.


Ertesin gün otelde kahvaltımızı yaptıktan sonra eşyalarımızı arabamıza yerleştirip arabayı otelin önünde bırakıp otobüsle Venedik'e gittik. 10 dakika kadar sürdü yol. Ayrıca her 15 dakikada bir de otobüs gidiyormuş burdan Venedik'e. Eğer bu otelde yer olsaydı ertesi gün de burda kalmak bizim için çok rahat olacaktı. Ne yapalım sağlık olsun. Venedik'e gidecekler Mestre'de çok daha şık, rahat, lüks bir otelde daha uygun bir fiyata kalmayı Venedik merkezde kanal manzaralı çok pahalı otellerde kalmaya tercih edebilirler.

Böylece minik böceğim de hayatında ilkkez otobüse binmiş oldu hem de Venedik'te :D


Son durakların olduğu Piazzale Roma'da indik otobüsten. Hava şahane, günlük güneşlik. Otelin verdiği haritayla düştük yollara. Venedik 118 civarında adacıktan oluşmuş bir şehir. Dolayısıyla yön bulmak çok zor, kaybolmaksa an meselesi. Benim gibi yanınızda her işten anladığı gibi haritacılıktan da anlamanın ötesinde kitabını yazan bir yol arkadaşınız varsa şanslısınız, kaybolmadan Venedik'in altını üstüne getirebilirsiniz. (Kendisi şimdi yurt dışında olan sevgili yol arkadaşım okuyorsan selamlar :P)


Öncelikle bir menzile yönelmeden öylesine daldık sokaklara, daha doğrusu kanallara :)



Hemen bir gondolcu gördük. Fiyat almadan geçmeyelim dedik. Kısa tur için 60€, uzun tur için 80€ dedi gondolcu. Daha yeni başladığımız için teşekkür edip ilerledik. Daha sonra görecektik ki bu fiyatlar çok çok iyiymiş. Zira Venedik'in en meşhur meydanı San Marco meydanı civarında gondolcular 200€ istiyorlardı. Orada da teşekkür edip uzaklaşırken gondolcu 150€'ya indirdi aniden fiyatı :)

Ara sokaklarda dolaşırken kendimizi bir vaporetto iskelesinde bulduk. Hızlı bir eylem planı çıkardık. Ve ertesi gün de Venedik'te kalmaya ve bugün diğer adaları da gezi planımıza dahil etmeye karar verdik. Zira Venedik'ten İstanbul'a dönüş uçağı hergün 13 civarında ve dönüş yapacağımız gün hiç gezemeden direkt havaalanına gitmemiz gerekecek. Bu güzel şehre gelmişken hiç olmazsa 2 gün gezmek lazım diye düşündük. İyi de etmişiz... Böylece dönüşümüz pazartesiye kaldı.






Bütün gün istediğimiz kadar vaporettoya binebileceğimiz biletlerimizi alıp San Marco meydanına giden vaporettoya atladık. Bu vaporetto dedikleri bizim vapurların 2 beden küçüğü. Bizim Beşiktaş-Üsküdar arasıda sıklıkla çalışan araçlara yakın bir şey.. Bunlar varken bence hiç gondola dünyanın parasını vermeye gerek yok. Ama zenginseniz o başka :))







San Marco'ya gelince vaporettodan indik. Buradaki ve buraya gelene kadar gördüğüm koca koca tarihi binalar beni şaşırtmadı değil. Seyahate çıkmadan önce google mapden Venedik'e baktığımda suyun üzerinde yüzen bu toprak parçalarında nasıl yaşıyorlar acaba diye düşünmüştüm. Fakat adamlar suyun üstüne kiliseleri sarayları dikmişler. Google mapden bakarken hiç de tekin görünmeyen bu şehir yerinde görünce gayet sağlam geldi gözüme.


Dükler sarayıymış, hapishaneymiş, kuleymiş, ahlar-vahlar köprüsüymüş hepsini gördükten sonra ara sokaklarda Venedik'teki başka bir ada olan Murano'nun meşhur cam işlerinin satıldığı mağazaları gezdik. Ve sonunda acıktık. Tahmin edin ne yedik :))) Tabi ki makarna ve pizza :)


Sonrasında meşhur adalar Murano ve Burano'ya gitmek üzere vaporettoya atladık. Murano cam işçiliğiyle ünlü Burano ise rengaren evleri ve dantelleriyle ünlü.





Murano'nun cam meydanı.



Şurası da Burano:



Şu evlerin şirinliğine bakar mısınız? Bu kadar güzel başka bir köy daha var mıdır? Bir an burda yaşamak, bu renkli evlerde yaşamak, minik bir kafe işletmek nasıl olurdu hayal ettim. Eşimle bu düşüncelerimi paylaştığımda aldığım cevap: "o zaman böyle başka yerleri gezemeyiz" oldu. Mantık abidesi insan!!!



Bu da onun objektifinden..





İtalya'daki yamuk kule sadece Pisa'da değil bu da Burano'daki. Bariz yamuk!!!


Adalar vapurundan dönüş manzarası:






Piazzale Roma'dan otobüsümüze binip Mestre'deki otelin önüne bıraktığımız aracımıza geri döndük. Çok yorucu bir gün olmuştu bizim için. 11 kiloya yakın bir bebeği slingde taşımış(sanki ben taşıdım), o kadar köprü-kanal geçmiş, sabahtan akşama kadar yürümüştük. Hemencecik otele girmek ne güzel olurdu. Ancak istirahate çekilebilmek için yeni otelimize kadar da direksiyon sallamamız gerekiyordu.



Hotel Vime Venice East gördüğüm kadarıyla asyalıların tercih ettiği bir otel. Hatta bir türk turu bile burayı tercih etmiş. Kalınmaz değil ama Mestre varken Quarto d'Altino'da kalmaya gerek yok. Vime otele çok yakın bir tren istasyonu var biz de bu yüzden tercih ettik. Ayrıca 4 yıldızına rağmet fiyatı da oldukça makuldü.

Ertesi gün kahvaltıdan sonra treni kaçırmamak için acele etsek de treni kaçırdık. Bir sonraki bir saat kadar sonra olduğu için Venedik'e arabayla gitmeye ve son duraktaki büyük otoparklardan birine park etmeye karar verdik. Pahalı olacaktı ama oteli ucuza kapatmıştık ne de olsa :)






Garrage San Marco'ya aracımızı bilmem kaç euroya bıraktık. Bu sefer bebek arabasını da aldık. Köprüleri bebek arabasıyla çıkmak zor oldu ama slingle gün boyu taşımak kadar yorucu da değildi doğrusu.






Bu ikinci günümüzde planladığımız gibi yayan dolana dolana meşhur Ponte di Rialto (Rialto Köprüsü)yu geçip, tekrar dolana dolana cam işi satan mağazalara gire çıka, dondurmalarımızı yalaya yalaya San Marco Meydanına ulaşık.


Kano yarışını atlamayalım. Resimdeki gibi küreklerini kaldırarak köprüdekilere selam veriyordu her yarışmacı grup.



San Marco meydanındaki bu sefer önceki günki cafeden farklı bir kafeye oturup karnımızı doyurduk ve gene gezmeye başladık. Bu sefer iskelelerin diğer tarafına doğru yürüdük. Yani kuzeye. Bir park çıktı karşımıza. Şahane bir yer. O sıcakta serin serin ağaç gölgeleri ne güzel geldi.




Venedik'in dar sokaklarında yorulmanın akabinde dinlenmek için uğranması gereken bir yer. Geçtik oturduk bir banka. Ömercik arabasında surmak istemiyordu biz de saldık, bakalım ne yapacak. Ne yapacak yerlerde emekledi :) Evet pis çocuk oldu ama rahatladı. Fıytık fıytık dolandı. Uzaklaşmaya başladıça getirdik yanımıza.. Böyle böyle dolandı durdu.

Bu parkın arka taraflarını dolaşırken gördüğümüz İtalya'daki üçüncü yamuk kule:



Sonra gene sahil kısmına yöneldik parkın. Bu sırada bizim tıfılcan uykuya daldı. Biz de onun uyumasını fırsa bilip oturduk bir banka, deniz manzaralı ağaç altı. Sakin sakin, dinlendik biraz. Uyanana kadar bekledik.


Daha sonra da vaporettoya atlayıp kanalları dolaşa dolaşa Basilica di Santa Maria della Salute'yi Rialto Bridge'i son kez selamlayarak Venedik'e veda ettik.






Ertesi gün 13 uçağıyla evimize döndük. "Tekrar gelirsek şöyle yapalım tekrar gelirsek böyle yapalım" diye diye...
Veeee İtalya notlarımızın sonuna geldik, nihayet :)))

16 Ağustos 2010 Pazartesi

Başlangıç - Inception



Pazar günü aylardan sonra sinemaya gittik. Film seçimimiz de çok başarılı olunca deymeyin keyfime.

Şahaneydi bence Başlangıç.
Mutlaka gidin sinemada izleyin.
Hiç yorum bilmem ne okumadan gidin hem de.

Not: Venedik notlarımı yazıcam hiç kaçarı yok :) Gezi yazıları nihayet bitti diye sevinmece yok :P

2 Ağustos 2010 Pazartesi

Kavacık'ta Bir Yaz Sabahı



Hem de ne yaz..


Ne sıcaktı haftasonu hava..




Pazar sabahı lise arkadaşlarımla buluştuk. İki de bebeğimiz olacağı için onlarla rahat edebileceğimiz bir yer aradık. Organizasyonu ben yaptığım için ben aradım tabi ki. Bizim bey internetten Cıvıl Cıvıl kafe diye bir yer bulmuş. Deneyelim dedik. Arkadaşlarda bana bıraktılar, ben de insiyatif kullandım.




Hakikaten çocuklarla çok çok rahat edilecek bir yer. Tamamen kapalı bahçesi. Çocukları sal koştursunlar. Bir de top havuzu var içerde. Gayet güzel bir yer. Bir kahvalı için buluştuk. Kahvaltısı çok çok vasat. Gerekli şeyler yok, gereksiz şeyler var. Çocuk temalı bir yerin kahvaltısında cipsin ne işi var Allah aşkına!




Verdiğiniz paranın en fazla 3'te biri eder bu kahvaltı ama demekki 3'te 2'sini de mekana alıyorlar. Halbuki daha az, daha leziz, hatta bir de organik bir menü hazırlasalardı benden 10 puanı alırlardı.




Hava öyle sıcaktı ki şemsiyeler de fayda etmedi buram buram terledik.


Gene de senelerdir görüşmediklerimle görüşmeye değdi.

30 Temmuz 2010 Cuma

İtalya Notları: 10.Verona

Gezi yazısı yazmak sanki biraz baydı :) Okuyan varsa eminim onlara da gına gelmiştir.
Aslında yazmak sıkıcı değil de her şehri ayrı ayrı yazmak zor gelmeye başladı.
İtalya gezimiz de uzun olunca mecburen bir şekilde bölmem gerekti.

İki ay önce yaptığımız bu geziyi şimdi yazarken tekrar yaşıyorum ve bu çok hoşuma gidiyor. Amma ve lakin biran evvel bitirmeyi de çok istiyorum ne yalan söyliyeyim. Biraz da başka şeyler yazmak istiyorum.

Düşününce gezmek benim bu dünyada en sevdiğim şey. Başka ne yazabilirim ki.
Bu yazımda Verona gezimizden bahsedeceğim sonra da Venedikle finali yapıyoruz inşallah :))
Ramazandan sonra da bir İspanya gezisi ayarlayabilirsem onu da yazarım artık aylarca :)









2,5 saat kadar süren uzunca bir seyahatin ardından Verona varıyoruz. Burada Roma'daki Collesium gibi bir yapı bizi karşılıyor. Arena di Verona MÖ 30'da yapılmış. Hala konserler için aktif olarak kullanılıyormuş.

Meydan da bir şenlik havası var.



Birçok değişik lezzeti satan tezgahlar burada.

Hemen gezmeye koyuluyoruz. Duty Free'den birşeyler almaktansa burdan buraya özgü birşerler alayım değişik birşeyler tadsın iş arkadaşlarım diye düşünüp birşeyler alıp.

Adige nehirine kadar geze geze gidiyoruz. Burada Arco di Gavi yer alıyor. Napolyon Bonapart bu zafer takını yıkmış fakat daha sonra aslına uygun olarak tekrar yapılmış. Nehiri izlerken Romalılardan kalma Ponte di Pietro adındaki köprüyü görüyoruz.








Verona aslında Romeo ve Juliet'in yaşadığı şehir olmasıyla ünlü. Fakat biz kendimiz Romeo ve Juliet'iz deyip (!) hiiiç onların muhitine uğrama gereği duymuyoruz. İlginciz evet :P

Bir pizzacıda pizzalarımızı yerken bizim tıfılcanın pizzanın yanında verilen galetaya bayıldığını anlayan garson masadaki galetalar yetmezmiş gibi içerden de galeta getirip bize veriyor daha sonra da yediririz diye. Sonra bu garson kızla sahbete koyuluyoruz. Bu esnada eşim de lavaboda, bunu fırsat bilip başlıyoruz iki kadın dedikoduya :)

Bu kızcağız aslen Macarmış. Macaristanda iş bulamadığı için gelmiş buraya. Pek sevmiyormuş ama para kazandığı için mutluymuş. Ben de hemen diyorum işte 'Macarlar da aslında Türk. Hun türkleri.' Sanki akraba çıkıcaz :) Ne alakaysa!!! Sonra kız anlatıyor ingilizcem kötü ama ben arapça öğreniyorum. Zor değil mi diyorum. Sevdiğim için zor gelmiyor diyor. Kız arkadaşı varmış arap ondan da öğreniyormuş. Benim de aslında öğrenmem lazım, kutsal kitabımız Kuran'ın dili arapça diyorum. Ama kız daha önce hiç duymamış. Belki arap arkadaşı müslüman bile olmayabilir. Ben de fırsattan istifade tebliğ yapayım dedim ama sanırım başarılı olamadım :)

Neyse, galetalarımızı da toplayıp oradan ayrılıyoruz. Daha sonra Venedik'e gitmek üzere aracımıza biniyoruz.


Gezilebilecek bir sürü kilise, meydan ve tarihi yapıların hiç birine uğrayamadan ayrılmak zorundayız. Ama 8 günde koskoca İtalya ancak böyle gezilebilir. Bir sonraki sefer olursa sevdiğimiz yerleri çok detaylı gezmek gerek ama şimdi yapılabilcek birşey yok.



Şirin, sempatik, tarihi ve sanırım romantik İtalyan şehri Verona; arrivederci..
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...