3 Ekim 2011 Pazartesi

Brezilya Gezi Notları 3: Rio De Jenario

Brezilya notlarımı tamamlamak istiyorum hayırlısıyla:) Önce ramazan sebebiyle bloga pek bakamadım sonra da araya giren başka şeyleri not düşmek istediğim için Rio notlarım eksik kaldı. Kaldığım yerden devam ediyorum.


Foz'daki son saatlerimizi oteldeki kahvaltımızın ardından koştur koştur havaalanına giderek ve 9:30'daki uçağımıza yetişmeye çalışarak geçirdik. O çoşkun suları bir de havadan izledik. Ve yüksek bir ihtimal dünya gözüyla tekrar o şelalerin sularında ıslanamayacak olmanın verdiği hüzün kapladı içimizi. Ömrümüz, zamanımız ve sağlığımız el verirse ilerde çoluk çocuksuz ya da büyümüş çoluk çocukla tekrar gelme şelalerin altında botla da sırılsıklam olma ve dahi amazonları da gezme isteğimiz olsa da koca dünyada görülecek o kadar yer varken tekrar gelir miyiz bilmem. Bildiğim fırsat olursa gelmeye değer.

11'de Brezilya'nın en meşhur şehri Rio De Jenario'ya vardık.


Uçaktan inip bagajlarımızı aldığımız yerin hemen karşısında 5-6 tane yan yana banko, ve bankolardan kafaları uzatmış bağrış çağrış "taksi taksi.." diyen tipleri görünce bir afalladık. Sanki bunları alttan biri oynatıyor bunlar insan değil de kukla mı yoksa dedirten bir görüntü hayal edin. Henüz cebimizde paramız da olmadığı için bu arkadaşları es geçtik. Havalanında euro bozdurma gafletine düşüp 12 realimizden olduk. Bu noktada gene bankolar ve kukla adamlarla karşılaştık. Ve bizi otele 80reale götürecekleri öğrendik. Teşekkür edip ilerlerken başka biri taksi isteyip istemediğimiz sordu. Ona adresi söyleyince 75 real dedi. Ve bu vatandaşla anlaştık. Normalde kimsenin tavsiye etmediği şekilde bağımsız çalışan birinin taksisine atladık. Bu tip şeyleri müthiş tehlikeli anlatıyorlar internetteki Rio'dan bahseden siteler, haberiniz olsun :)


Tünellerin birinden çıkıp birine girerek 12:30 gibi otelimize vardık. O kadar çok tepe var ki bu şehirde tünellerin bu kadar bol olması gayet normal. Yarım saat kadar odamızın hazırlanmasını bekledik. Bu esnada ben gezi planımız çıkarmakla meşguldüm. Resepsiyondaki kıza sordum bazı şeyleri. Mesela yarım günde önce Botanik bahçesini ardından da Tujica ormanını gezeriz diye düşünmüştüm. Tujica'ya yalnız değil de turla gitmemizi tavziye etti. Botanik bahçesinin ormanın bir kenarında olduğunu ve Corcovado tepesine çıkarken de ormanı tırmanacağımız sebebiyle Foz'da da yeşile bol bol doymamızdan dolayı Tujica'yı programdan çıkarttık.








İlk günümüzün ilk durağı Botanik bahçesi oldu. Minik kuşumuz yolda uyuyunca ormandaki (buraya bahçe değil orman demek daha doğru zira bu kadar dev ağaçların olduğu bu kadar büyük bir yere bahçe demek doğru ifade değilmiş gibi geliyor insana) gezimize babasının omzunda başladı. Eğer benim karnım acıkmış olmasaydı ve çocuk gibi eziyet edip kafeteryasında oturmaya kalkmasaydık daha uyurdu yavrucak. Kruvasan lezzetli olduğu kadar pahalıydı da :)






Okul gezisiyle gelmiş öğrenci çocuklar sardı etrafımızı. Bize "turist misiniz" die sordular :) Ömerciği ve saçlarını sevdiler. Bizim ki de yeni uyandığı için kuzu modundaydı, tam sevmelik. "Evet turistiz" ne komik :) Bana Brezilya'da herkes turist gibi geliyor ya neyse. Şablon bir tip olmadığı her tipten her renkten insan olduğu için belki de.









Kuzu modundan kaplan moduna geçmesi pek uzun sürmedi tıfılcanın. O yeşillikte tabi ki alabildiğine koşmak istedi. Koşsun zaten sorun yok ama su kanallarına çok yaklaşmasın dimi ama :)






Bu müthiş yere gelip daha uzun süre zaman ayırmak isterim bir sonra ki seferde. Ne zaman geleceksem :D



16:20 gibi ayrıldık Botanik bahçesinden. Hedefimiz Rio'nun ve dahi Brezilya'nın hatta güney amerikanın sembolü Christo Retendor, dev İsa heykeli. Bu saatte gidersek Rio'yu hem gündüz hem de gece seyretmiş oluruz diye düşündük. Yolu uzatan otobüse bindiğimiz için Rua Cosme Velho'ya yani heykelin bulunduğu Corcovado tepesine tırmanan trenin kalktığı caddeye vardığımızda hava artık kararıyordu. Otobüsten inince yanımıza gelen taksici trenin yeni kalktığını ve bir sonraki trenin yarım saat sonra kalkacağını eğer istersek bizi götürebileceğini söyledi. Allah'tan saflık yapıp binmedik. 10 dakka sonra tren kalktı :))







Kişi başı 36real bilet parasını da not düşelim. 20-30 dakika süren yolda hava tamamen karardı. Trenden inince önce bir asansöre sonra da iki defa yürüyen merdivene binerek İsa'nın eteklerine ulaşılıyor. Tren yolculuğumuz sırasında Brezilya'lı bir adama Ömercik "Amaan sen de" demeyi öğretti :) Adama anlamını da söylemek gerekti tabi ki. "Anyway gibi birşey" dedik. Daha iyi bir fikriniz var mı?




Yukarda manzara şahane. Rio ayaklarımızın altında. Tabi henüz neresi nedir hiç bir fikrimiz yok. İspanyol bir profesör bizden fotoğrafını çekip daha sonra mail atmamız istedi. Daha sonra profesyonel makinasını suya düşürmüş olan Etonya'lı bir fizikçi uyduruk makinasıyla bir türlü güzel bir kare çekemeyince biz teklif ettik kendi makinemizle çekmeyi, çook memnun oldu. İsa'nın eteklerinde çok sosyal bir gece geçirdik. Otele dönüşü otobüsle yapmayı planlıyorduk fakat gece oluşu ve açlık sebebiye taksiyle döndük. Gitmeden önce Brezilya bilhassa da Rio'nun ne kadar tehlikeli olduğunu özellikle geceleri hiç tekin bir yer olmadığını o kadar çok okuduk ki o ilk gece dışarda olmak bizi biraz rahatsız etti.



Akşam yemeği için önce Copacabana'da restoran aradık tabi fazla uzaklaşmadan. Sonra paralelindeki arka caddeye geçtik Frontera diye içersi oldukça loş olan pub nevi bir yere girdik. Ve içerde bir türkle karşılaştık. Bize buralarda pek domuz yenmediğini sadece şarap soslu yemekler olabildiğini onu da koyu renk sosundan ayırabileceğimizi söyledi. Muhterem Brezilya'lılar pek ingilizce bilmedikleri için Türk'ün yardımı oldu yemek seçimimizde.



Ben Margarita pizzamdan tabi ki şaşmadım. Eşim de kilo ile alınan reyondan balık ve pilav aldı. Ufaklık yolda "pabuu" istediği için.








Ertesi gün kahvaltı sonrası Pao de Açucar (Sugar Loaf) gezimiz için 583 numaralı otobüse bindik. Halbuki googlemap bize 511'e binmemizi söylemişti. 583'ten indikten sonra 15 dakika kadar yürümek zorunda kaldık. Şehir gezisi böyle olur tamam ama enerjimizi iktisatlı kullanmalıyız.





Tepeye dev teleferikle çıkılıyor. Önce alçak olan tepede iniliyor. Başka bir teleferikle yüksek tepeye çıkılıyor. Burası Corcovado'dan sonra ikinci en güzel manzanın olduğu tepe.












Aşağıya inince Centro'ya nasıl gideceğimizi sorduk sanırım 170 numaralı otobüse binip tiyatro binasının şekerdenmiş gibi görünen kubbelerini görünce indik. Ve maraton başladı. Çok kalabalık caddeleri, bizim Eminönü - İstiklal karşımı sokaklarıyla Cenro gezilmeyi bekliyordu. Kiliseler dışında tarihi binaları sadece dışardan gezdik.









Her kiliseye girmeye çalıştık. Hemen hepsinde bir ayin bir bişey vardı. Ve buradan da anladık ki Brezilya'lılar oldukça dindarlar. Akımlardan etkilenmeden katolikliklerini sürdüre gelmişler. Se meydanındaki Se Katedrali'ni ziyaret etmek için meydandan bir asansörle yukarı katedralin avlusuna çıktık. Binanın içi tıklım tıklım insan doluydu. Ayin bitişine denk gelmişiz. Duasına yetiştik galiba :)





Dışarda bazı kadınlar nikah şekeri formunda kurabiye tarzı birşeyler satıyorlar. Bir görevli içerde dualar bitince kutsal sayılan suya bulanmış fırça gibi birşeyi etrafa serpiştiriyordu.

Katedralin tam karşısında taze meyvesuları satan büfeler oldukça güzel. Yiyecek olarak da aparatif atıştırmalık alınabilir. Burada meyvesuyuna suco deniyor. Ülke adım başı suco'cu. Se meydanındaki büfelerden birine girip açai-muz, hindistan cevizi-ananas ve yanında da kek aldık. Koca dilim keki yiyeyene kadar canımız çıktı. İçeceklerden de denenebilir ama biz açai-muz karışımını beğenmedik. Çok katıydı. İçmelik değil de kaşıkla yemelik sanki. Fakat ananas-h.cevizi ise çok güzeldi. Tavsiye edilir. Ayrıca bu ülkede kek-pasta türüne düşkünlük var. Seyyar satıcılar da bile bol kremalı çeşit çeşit pastalar var. Sugar Loaf'dan otobüse yürürken bir kadın evde yaptığı bir keki kalıbının içinde kesmiş sokakta satıyordu. Ve gerçekten nefis görünüyordu. Güvenip de alamadım Katedralin karşısındaki kafede kek görünce hemen atladım :) Eminim kadının ki daha güzeldi.




Ara sokaklarda dolanıp birkaç kiliseye daha girip çıkıp iyice yorulunca soluğu meşhur Confeitaria Colombo kafesinde aldık. Cezbedici, büyük, tarihi bir kafe. Mutlaka uğranmalı en azından kahvesinden içilmeli. Biz de öyle yaptık. Zira kekten sonra...









Bu moladan sonra sırada Santa Teresa vardı. Nasıl giderizi sorduk. İngilizce bilmiyorlar ama çok yardımcı olmaya çalışıyorlar. İçerde çalışan bir kadın dükkanından çıkıp tarif etmeye çalıştı. Avrupa'da çok zor rastlanır böyle insanlara. Bir minibüscü de bütün varlığıyla bize sarı tramvayın kalktığı istasyonu tarif etti. Tam istasyona geldik ben arka tarafta bir kilise daha gördüm. Onu da gezmek için bütün caddeyi baştan başa kat ettik. Kilise ortada yoktu :) Tekrar istasyona geldiğimizde neyseki tramvayı kaçırmamış olduğumuzu görüp yorgun ama mutlu olduk. Burada bir süpriz bizi bekliyordu. Dün akşam bizim oğlanın söyle söyleye "aman sen de" demeyi öğrettiği adamın arkadaşları olan karı koca tramvaydaydılar. Bizi görünce çoook şaşırdılar. Tanrım dünya ne kadar küçük. Bence hiç de şaşılacak birşey değildi. Burda herkes turistti(!) ve gezilecek yerler belliydi. (Olur mu canım Rio koca bir şehir ve çook kalabalık) Tekrar karşılaşmak an meselesiydi.








Tramvay hareket etti ve Santa Teresa turumuz başladı. Bu tramvay gezisi sahiden de bir tur vazifesi gördü. Geze geze yukarı kadar çıktık ve hiç kimse inmedi. Tekrar iniş için bilet parası toplandı ve geze geze indik :)



Santa Teresa eski evlerin olduğu tarihi bir semt. Portekiz sosyetesi Brezilya'ya ilk geldiğinde buraya yerleşmiş. Tramvaydan inip sokaklara dalmak isterdim. Hem çocukla gözümüz yemediği için hem de istasyondan hareket ettikten sonra tramvaya binen yolculara yer kalmaması ve yeni yolcuların tramvaya tutunarak yollarına devam etmeleri sebebiyle cesaret edip de tramvaydan inemedik. Carioca metro istasyonuna kadar yürüyüp metroyla otelimize döndük. Akşam yemeğimiz olan soğan çorbası ve makarnayı otelde yedik. Sonra çıkıp marketten muz, su filan aldık.



Ertesi güne tam olarak ne yapacağımızı bilmeden başladık. Tujica Ormanını listemizden çıkartmıştık. Tropikal adalara gitmeyi planlıyorduk. Resipsiyondan her sabah 7'de kalkan tur olduğunu öğrendik. Gece 21'de otelde olunuyormuş. Bütün gün sürecek bu gezi hiç de cazip gelmedi. Bilgilenmiş bir vaziyette Copacabana sahilinden Ipanema istikametinde yürümeye başladık. Copacabana kumsalı o kadar güzeldi ki mayolarımızı unuttuğuma birkez daha hayıflandım. (Daha önce söylemiş miydim mayoları almayı unutmuşum!!!) Kumsaldan memlekete dönerken biraz kum getirmeyi planladım. İrmik gibi şahane kumu vardı Copacabana'nın.





Bir de gündüz gözüyle İsa heykelini görelim, artık neresi nedir biliyorken bir daha izleyelim Rio'yu diye düşünüp tekrar Corcovado tepesinin yolunu tuttuk. Cog Train istasyonunda bir adam yanımıza geldi. Meşhur mücevher firması H. Stern'in bir görevlisiymiş elimize birer kağıt tutuşturdu. Bir de kolye ucu hediye etti. Müzeyi ücretsiz gezip daha sonra yine ücretsiz olarak otelimize kadar bırakacaklarını söyledi.






Yukarda manzara yine müthişti. Allah'tan şansımıza iki sefer çıktık ikisinde de sis yoktu. Pırıl pırıl bir hava vardı. Hem gece hem gündüz. Sis olduğu zaman sisin geçmesi saatleri bulabiliyormuş. Hafif bir sis olsa sonra kaybolsa güzel olur aslında.




















Aşağıya inmeden önce bir tanıtım standından Botofago Shopping'in broşürünü aldık. Nasıl gideceğimizi öğrendik. Aşağı inince 584 numaralı otobüse bindik.Biraz acele edip erken indik aslında otobüs tam önünde duruyormuş. Bu arada iyice huysuzlanan minik sincap babasının kucağında uyuya kaldı. Alışveriş merkezini geze geze en üst katına çıktık. Ve buradan şahane Pao de Açucar manzarasına karşı pizza yiyebileceğimiz Tiramisu'nun balkonuna oturduk.






Tam garson pizzamızı keserken ufaklık uyandı. Fakat o mahmurluğunu atana kadar biz pizzayı bitirip hesabı bile ödedik. (Vicdansız ana-bana!!!) İçeri girip resimlerinden pilavlı menüler olduğunu gördüğümüz bir yerden sadece pilav istediğimizi zar zor anlatabildik. Ömercik koca pilavı hapur hupur yedi. Sarmısaklı pilav, iğğ!!





Sonra Starbucks molası verdik. Vitrinde bordo bir elbise gördüm ve bir deneyeyim dedim. Bu Brezilya'lı hatunların vücut yapısı bize uymadığı için pek şans vermedim kendime. Ama sonunda Brezilya hatırası bir elbisem oldu :)))



Botofago Shopping'den Ipanema'ya giden bir otobüse bindik. Jardim Alah civarında indik. Allah'ın bahçesi demişler ne alakaysa pek bi numarası olmayan, Brezilya için çok sönük olan bu bahçeye. Ipanema'dan Copacabana'ya doğru yürüdük. Buranın kumsalı Copacabana kadar güzel değilmiş gibi geldi, ya da akşam oldu :)



Yürümekten vazgeçip taksiyle otele gidip az bir istirahatin ardından Copacabana sahiline indik. Sahil boyu hediyelik eşya satıcılarının kurduğu tezgahları gezdik. Eşimin yanına az para alması sebebiyle pek bir şey alamadım. Halbuki güzel takılar vardı. Brezilya yarı değerli taşların bolca bulunduğu bir ülke. Neyse biraz kavga edip meyve suyu (Sahilde bolca suco'cu var. Yeşil hindistan cevizlerine pipet takıp satıyorlar. Ben de onu hayırlı bir şey zannettim, alakası yok) ve kek atıştırması yapıp otele döndük :))



Ertesi gün kahvaltının ardından yine plaja gittik. Plajda sürekli seyyar satıcılar dolanıyor. Kimi copacabana'nın simgesi olan kaldırımların desenlerinin olduğu pareolardan satıyor kimi çocuklara kova-kazma seti satıyor kimi de başka şeyler. Biz de kuma oturmak için kullanmak üzere o pareolardan edindik. Ömercik de aldığımız kovaya kum doldurup kafasından aşağıya boşaltarak vakit geçirdi. Biraz denize soktuk, nasıl sevdi. Çok dalgalı olmasına rağmen tutmasak atlayacak çılgın sulara.


Odamıza gidip üst-baş değişikliği ardından tekrar dışarı çıktık. Otobüsle Rio Sul'e (bir başka alışveriş merkezi) gittik. Ömercik babasının kucağında uyurken biz de herzamanki gibi pizzamızı yedik :))) (Bu artık bir klasik) Fazla gezmeden eşimi türlü numaralarla ikna edip Centro'ya giden bir otobüse atladık.










Elimizdeki haritayla sonunda katedrali bulduk. Daha önceki Centro'ya gelişimizde önünden geçer çok katlı otopark zannettiğim katedral. O zaman vakit ayırmak istememişti eşim ama işte bu sefer içini gezebildik. Dışı gibi sevimsiz değil farklı bir kiliseydi. Beğendim. Sonra metro istasyonuna kadar yürüdük. Metroda kırmızı hata bindik. Bu sırada yağmur bulutları Rio semalarını sarmaya başlamıştı. Metrodan her zaman indiğimiz duraktan bir durak önce indiğimizde yağmur baya ıslatmaya başlamıştı. Yürüyerek Copacabana'ya indik.







Çok hızlı adımlarla Arab adındaki restaurata yürüdük. Bu arada da ıslandık tabi ki. Eşim de her zamanki gibi bana söylendi. "Arab" diye tutturduğum için. Pizza dışında bişeyler yemek istedim ne var yani. Çok güzel oldu. Dönüşte yağmurdan dolayı sahildeki satıcılara uğrayamadık ve ben yine magnet alamadım.


















Son günümüzün sabahı Copacabana'dan güneşin doğuşunu seyretmek için erken kaltık güya ama güneş bizden daha aceleci çıktı. Son günümüzü yine Copacabana ve Ipanema yollarında dolaşarak geçirdik. Sörfçüleri izledik. Bir gün doyasıya yüzebilecek teknik donanıma sahip bir vaziyette bu plajlara gelebilmeyi umarak ayrıldık bu kumsallardan. Sonra da odamızdan eşyalarımızı alıp havaalanına gittik. Rio'dan Sao Paulo'ya döndüğümüz uçakta oğluşum tüm seyahatte yapmadığı kadar huysuzluk yaptı. O 1 saatlik yolu işkenceye çevirdi. Neyse ki 1 saatti... Sao Paulo'da havaalanında gayet rahattı o eziyeti yapan bir başkasıydı sanki. Türkiye'ye dönüş uçağımız gece geç saatte olunca uçakta uzunca bir süre uyudu.



Başımıza bir hal gelmeden, oğlumuz bir kaza geçirmeden yurda dönmenin verdiği huzurla yeni tatil planları yapmaya başlamıştık havaalanından evimize gelirken.




Hiç de anlatıldığı gibi tehlikeli gelmedi Brezilya bize. Türkiye'deki gibi davranmak yeterli zannedersem. Ben saat ve alyans dahi götürmemiş tim yanımda bence gereksiz bu kadarı. Ya da bize kötü bir olay rastlamadı. Gene de temkinli olup tamamak da fayda var belki de. Çocukla uzun yol çok mesele değil. Bizim ki en kısa yolda yaptı yapacağını. Tabi ki çocukla gezmek ama çocukla hayat zaten hiç bir zaman çok kolay değil ki. Allah sağlık versin de ne yapalım.. Gezelim :))



Çok ayrıntılı Brezilya gezi notlarım burada son buluyor. Siz de bizimle gezmiş kadar olmuşsunuzdur herhalde.

29 Eylül 2011 Perşembe

Haftasonundan

Yeni hafta eskirken geçen haftasonunu not düşmek bugüne kadar sarktı işte. İşini gücü halledip, çoluk çocuğuyla yakıynen ilgilenen ve dahi blogunu da hiç ihmal etmeden hemen hergün yazabilen arkadaşlarımı takdir ediyor ayakta alkışlıyorum.

Pazar günü eşimin doğum günüydü. Resimdeki hediye sepetini hazırladım yaklaşık iki haftada. Bence güzel oldu kendisi de kesinlikle böyle birşey beklemiyordu. Sepeti de benim işime yarayacak :) Bu da kısa günün ya da iki haftanın karı :)



Hafta sonu oldukça yoğundu. Misafirlerimiz vardı. Çok güzel gezdik. Yorulduk ama ne yapalım..



Pazar sabahı kahvaltı için Maltepe sahildeki Ünlüer Gurme'deydik. Kesinlikle tavsiye ediyorum kahvaltısı ve bahçesi çok hoş. Özellikle çocuklar için kocaman bir park olması ve bizim masamızının da parkın hemen yanıbaşında olması bize çok rahat ettirdi. Çok kalabalıktı. Masalar daha sakin yerleştirilse daha iyi olurdu. Ama talep de çok olunca biraz da mecburlar. Çalışanları da ikramları da gayet güzeldi.


12 Eylül 2011 Pazartesi

Tatilden sonra





Sabah erken kalmak
İş başı yapmak
Uykun gelmişken vur kafayı yat yapamamak

Çok gıcık!!!

Güzel, şen şakrak, Süleymaniyeli, Bayezıtlı, Sultan Ahmetli, iftarlı, sahurlu, davetli, davetçi,...
bir Ramazan daha bitti gitti.
Seneye tekrar hep birlikte, daha güzel daha feyz dolu bir Ramazan'a kavuşmak nasip olur inşallah.




Sonrasında uzuuun bir tatil.
Önce bayram için memleketlerin ziyareti akabinde 1 haftalık yıllık iznimizi Akçay-Altınoluk arasında yiyip tüketme.
Gayet iyi geldi hem bize hem tıfılcana.
Denize girdi babasının kucağında olsa da. Kumsalda yaptıkları havuzu suyla doldurmak için defalarca su taşıdı kovasıyla, bir türlü su dolmadı hey hat! :)
Denizden sonra ılık küvette keyif yaptı.
Çok çok yaramazlık yaptı.
Çoook şımardı.
Gece yarısına kadar parkta kaldı. Sonsuz defa kaydı kaydıraktan. Arkadaşlar yaptı kendine bilhassa kız. Sarıla sarıla geziler parkta, el ele kaydılar. Aralarındaki ilişki abla-kardeş nevi midir acaba :)



Dönüş yolunda şehitliğe uğradık. Tabi ki bir şehitliği ziyaret etmek yetmedi ama vaktimiz ancak bu kadarına el verdi. Gecenin bir vakti Tekirdağ'a uğrayıp köfteyle karnımızı doyurduk. Ve nihayet sonunda evimize ulaştık.

Ayrıca Altınoluk civarında gezilecek yerleri not düşmek isterdim. Gitmeyi düşünenler için ve seneye tekrar gitmek nasip olursa unutmamak adına. Vakit olursa en azından bu sene keşfedebildiğim yerleri not ederim belki.

29 Temmuz 2011 Cuma

Krizler Haftası




Genelkurmaydaki gelişmelerden bahsetmiyorum.


Zira bence mühim değil.



Bu hafta zor bir hafta oldu.



Eşim yurt dışında, annem memlekette. Ben işten mecburen izinliyim ki oğlum yavruma bakabileyim.



Hafta içinden önce başladık gezmelere.



Cumartesi 4 aylık kadar olmuş bir bebişi görmeye gittik bir gurup arkadaşla. Ve mükemmel geçti diyebilirim. Oğlum biraz meraklı davransa da ev eşyalarını karıştırmaya çalışsa da herşey sınırlarında kaldı ve herzamankinden çok daha usluydu.



Pazar kahvaltıya misafirlerimiz vardı. Kendinden 9 ay büyük arkadaşını oyuncaklarını paylaşmadığı için ağlattı. Fakat gene de bu çok büyük bir problem değildi sonrasında güzel anlaştılar ve hala daha kızın adını sayıklıyor.



Pazartesi kahvaltıdan sonra boyama yaptı. Parka gitmek istedi. "Hava ısınmadan dönmemiz lazım" dedim "pamam" dedi.



Hava da bulutlu olunca uzun uzun sallandı, kaydı. Eve dönerken başka bir park daha gördü "tamam ama 1 kere kayacaksın" dedim. Ben de hemen yanındaki spor aletlerine yöneldim. Kaymak yerine o da spor aletleriyle oyalandı sonra da eve döndük. Meyve yiyip bir güzel uyudu. Tam 2,5 saat. Bu ekstra güzel bir durum. Zira 1-1,5 saat anca uyur bizim bızdık.



Akşam da babası gelince dışarı çıktık.


Salı sabahı babasını uğurladık ve ardından kahvaltıya misafirlerim geldi. 6-7 aylık bir de bebek. Oyuncaklarını taşıdı ona. Uyandıktan sonra da parka gittik. Gene sorunsuz bir gün geçirmiş olduk.



Çarşamba sabah kahvaltıya İKEA'ya gittik. Kahvaltı yaparken oynadı oyun alanında. Sorun yok..



İKEA'yı gezerken bezini değiştirmemiz gerekti ve bebek odasına gittik. İşimizi bitirdikten sonra odadan çıkmak istemedi. Neymiş, ordaki lavaboda su oynayacakmış. Dışarda bekleyenler olduğunu fark edince dışarı çıktık fakat çılgınca ağlamaya devam etti. Anlattım işte işimiz bitti, bizim evimiz değil, başkalarının sırası.. vs. En sonda gel girelim dedim bu sefer içerde biri var diye girmek istemedi ama ağlamayı da kesmedi. Bu arada uykusu da gelmişti. Sonra birşekilde birlikte geldiğimiz arkadaşımın yanına gitmeye ikna oldu ki bir baktım yere uzanmış. Bıraktım onu orda kenarda bekliyordum ki. Bir amca geldi "kalk bakalım burda yatmak yasak seni şöyle kenara alalım ceza verelim vs vs vs" deyince kalktı elimi tuttu. Eve giderken arabada hemen uyudu. Eve değil arkadaşıma geçtik. Tabi hemen uyandı. Arkadaşın evinde sersem sersem oraya buraya çarpınca gel uyuyalım dedim. Yattık yanyana ama kıpır kıpır uyuz uyuz hareketler yapmaya başladı. Kızdım ve kalktım..



Perşembe arkadaşla dışarda gezdik. Kıtalar aştık. Yemek yemiş arabaya dönyorduk ki trafiğin hızla aktığı bir yerde elimden tutuyor fakat arka arka yürüyordu ki ayağıma dolandı neredeyse düşüyorduk. Çook fena kızdım. "Burda oyun yapılır mııı" diye bağırıp çağırdım ve hafif birşekilde kaldırıma attım çocuğu. Ne gereksiz bir çıkıştı Allahım!!! Sonra köpek gibi pişman oldum ama ne fayda. Zira o sadece oyun yapıyordu ne bilsin doğru yerde mi yanlış yerde miydi. Arkadaşım da "Sen kızıyorsun ama senden korkumuyor. Sana güveni tam maşallah" dedi. "Bu manyak bazen böyle oluyor ne yapalım idare edicez" diyor bence dedim :)





Geldik bu güne. Hazır izinliyken yeni doğum yapmış başka bir arkadaşıma gitmeye karar vermiştim. Başka arkadaşları da gelecekmiş ben de geleyim sorun yok dedim. Akşamdan anlatıyorum, evde hazırlanırken anlatıyorum, evden çıkarken anlatıyorum "yeni doğmuş bir bebek var onu görmeye gidicez" diyorum. Zannetmeyin ki çocuk nereye geldiğini bilmiyor.


Gene karşı yakaya geçtik. Arabada bir güzel uydu ve inerken de uyandı. Asansörde de gayet iyiydi. Tam arkadaşa girecek beni de dışarı çıkarmaya çalıştı. Girmek istemedi. 35 dakika kapıda dil döktüm. İçerde şunu yapıcaz bunu yapıcaz. Hayır hayır.. diyor başka birşey demiyor. Dışarı çıkıp gezdirsem sonra gene hayır girmeyelim der die çıkmadım ben dışarı sonunda zorla aldım kucağıma ayakkabılarını çıkardım kapıyı kilitledim. Tabi bu esnada kıyamet koptu. Üstümü çıkarttım. Bizim ki son ses ağlıyordu. Konuşmaya çalıştım olmadı, sarılmaya çalıştım olmadı. Sonda ben de cinnet geçirip sartım ve kollarını filan sıktım. Daha çok ağladı. İçeri gitmek istiyorum sen kal ağla diyorum ama nasıl güçlü beni çıkartmıyor. Daha sonra git gide sakinleşti. Çok kötü hissettim kendimi. Eğer yakın bir yerde olsaydık kesin dönerdim eve. Sonrasında ise gayet normal oyun oynadı yanımda kurabiye yedi. Filan filan. Ama ben hala kötü hissediyorum. Krizlerle başa çıkamıyorum. Kendimi yetersiz ve beceriksiz hissediyorum. Yanlış bildiğim herşeyi yapıyorum böyle zamanlarda.

Cumartesi de bir doğum tebriğine gidecektik fakat iptal oldu çok çok memnunum bu gelişmeden evde olmak sanırım ikimize de iyi gelecek. Belki üst üste yoğun program yapmak çocuğa yaramıyor. Belki suçum budur.


Hiç mi olgun kamil bir insan olmayacağım ben...




Oğlumu kendimden koruyamıyorum ne hazin..




(Gereksiz bir sürü şey yazdım ama içim kötü, siz de idare edin)

15 Temmuz 2011 Cuma

13 ev yanıyor, Türkiye ağlıyor





Ağlıyoruz..


Gencecik bedenler için..


Aileleri için.



Ne büyük bir onur, o al bayrağa sarılı tabutlarda olmak ne büyük şeref.






O haydutlara, ve onlara en ufak desteği verenlere....


Allah'ım bu mübarek günlerde dualarımızı kabul eyle...


Bu şerefsizlere çok çok kısa zamanda cezalarını ver.




Allah' ım bu teröristlere ve onların içte ve dıştaki destekçilerine yaptıklarının cezalarını verdiğini görelim...


Sen en güzel öc alansın, öcümüzü al Allah'ım.




Biz hayata döneceğiz, ya şehir aileleri..



Allah sabırlar versin.

11 Temmuz 2011 Pazartesi

Brezilya Gezi Notları 2: Foz Do Iguaçu

Brezilya malum, çok çok büyük bir ülke. Dolayısıyla birkaç şehiri 5-10 günde gezmek için uçak kullanmaya mecbursunuz.



Biz de öyle yaptık. Gitmeden ulusal hava yolu şirketi TAM'dan Sao Paulo-Foz, Foz-Rio ve Rio-Sao uçuşlarımızı aldık. Dolayısıyla nerde kaç gün kalacağımızı belirlemiş olduk.



1 tam gün Sao Paulo'da gezdikten sonra ki sabah erken (08 civarı) Foz'a uçağımız vardı. Sao Paulo'daki otelin o şahane kahvaltısı 6:30'da başlıyordu. 6'da otelden ayrılırken görevlilere 'bebek için birşeyler alabilir miyim' diye sordum. Bana kocaman bir kutu verdiler. Hazılanmış olan açık büfeden tepeleme doldurdum. Zira geldiğimiz gün kahvaltı hakkımızı kullanamamıştık. Ve ekmekleri, özellikle de keklerine bayılmıştım. Taksiyle havaalanına giderken sadece oğlumun değil bizim de karnımız doymuş oldu böylece. İyi ki de böyle olmuş zira uçakta gofret verdiler!?!? :) Gözünü açacaksın bu devirde..




Foz Do İguaçu'ya daha inerken görsel şölen başladı.


O koca nehir nasıl da büklüm büklüm bölmüştü ülkeleri. Nasıl da yarmıştı yemyeşil ormanları.


İstanbul'da iken online rezervasyon yaptırdığımız Foz'daki otelimizin bir güzelliği de havaalanı servisinin olmasıydı. İlk defa bir adam elinde bizim ismimizin olduğu bir kartı taşıyordu hava alanıdaki o kalabalıkta. Ne büyük bir onur :)))


Bu oteli kesinlikle tavsiye ediyorum. Kahvaltısı gayet güzeldi. Çalışanları çok iyiydi. Odası temiz ve rahattı. Resepsiyonun hemen yanında sebil vardı. İçerde (tahminim Foz'daki bütün otellerde böyledir) tur acentası vardı ki çocuklu bir aile için şelaleri ve Paraguay'ı gezmeyi çok kolaylaştıran bir durum. Şart da değil tur şirketlerinin araçlarını kullanmak taksiler heryere giriş yapabiliyorlar. Otele çok yakın bir alış veriş merkezi vardı. Akşam yemeklerimizi burda yedik. Yine gitsek yine tercih edebilceğimiz güzel bir oteldi. (Keşke gene gitsek!!!)


O gün 11'e doğru odamıza yerleştik. Şelalelere erken saatte gitmenin daha mantıklı olacağını düşünüp, program yaparken "vakit kalırsa gidebiliriz" diye düşündüğümüz alış veriş cenneti Paraguay'a gitmeye karar verdik. Saat 11'de otelden kalkan araç olduğunu öğrenince hemen üst-baş tazeleyip yola koyulduk.





Paraguay ile Brezilya'yı "Dostluk Köprüsü" dedikleri bir köprü bir birine bağlıyor. Yarısı Brezilya bayraklarının renkleriyle yarısı Paraguay bayrağının renkleriyle boyalı, üzeri araç dolu bir köprü. Herkes sabah saatlerinden itibaren alış veriş cenneti Paraguay'a geçiyor. Öğleden sonra da dönüş tarafı çok yoğun oluyor. Motosikletli taksiler var trafiğe takılmak istemeyenlerin tercihi. Körüden yürüyerek de geçilebiliryor, yeterince cesaretliyseniz. Özellikle alış verişten dönenlerin elektronik aletleri, cep telefonları oldukça cazip hırsızlar için.


Bizim turla anlaşmamız çok isabetli oldu. Hiç yorulmadan ve güvenlikli bir şekilde alış verişimizi yaptık. Eşim cep telefonu istiyordu. Onu aldı. Ben de gelmişken bir çift converse aldım. Hepsi bu. Milletin hali görülmeye değer doğrusu. Battaniyesi yüklenmiş köprüden geçenler dahi vardı. Yurdumun battaniyesi dururken burdan alır mıyım hiç.


Tur şirketi bizi Paraguay'ın Ciudad del Este şehrindeki bir alış veriş merkezinin önünde bıraktı. Akşam 17'de gene aynı yerden aldı. Bu şehir berbat görünüyordu. Kalabalık bir taraftan pislik bir taraftan çocukla böyle bir yerde gezmenin tedirdiğinliği bir taraftan. Bir an evvel günün bitmesini istedim. Yurt dışında gördüğüm en pis şehirdi galiba. Bizim Eminönü'nün 100 misli daha karmaşık daha kargaşık daha tehlikeli görünen abuk bir yer. Fakat bu şehrin günlük yaklaşık 1 milyon dolar civarında ticaret hacmi olduğu söyleniyor. Pis ama para orda. Esnafın büyük bir çoğunluğu Lübnan'lılardan oluşuyor. Bir Şii cami bulduk. En asortik alış veriş merkezi Monalisa. Monalisa'ya gelene kadar "Eyvah aç kaldık" diye düşünüyordum ki. Monalisa'nın üstten ikinci katında çok şık ve yemekleri çok leziz bir restorantı var.



Akşam servisimize binip otelimize dönüğümüzde henüz karnımız acıkmamıştı. Fakat minik solucanımızın Brezilya gezisi boyunca günlük 4-5 muz yemesi muz stoğumuz çok hızlı tüketmesi sonucu yakındaki Cataratas JL alış veriş merkezine gidip muz aldık. Biraz da mağazaları gezip heyecanla sabahı beklemeye başladık, tabi ki uyuyarak.


Ertesi gün kahvaltı sonrası şelalerin Brezilya tarafını gezmek üzere yine tur şirkenin aracındaki yerimizi aldık. Ömercik arabada uyuyunca şelaleredeki ilk kare fograflarda babasının kucağında iki büklüm uyurken çıktı. Sadece Sao Paulo'da 1 saat kadar kullandık puseti. Daha sonra oturmayacağından emin olduğumuz için taşımadık bile. Boşu boşuna yollarda uçaktan uçağa yük oldu elimizde.





Parkın içine girdikten sonra hemencecik şelalelere kavuşamıyorsunuz. Önce çift katlı, üst katının tepesi açılmış otobüslere biniyorsunuz ve şelalelere kadar ormanın içinde harika bir gezi yapıyorsunuz.











Şelalelere nazır otelin önünde otobüsten indik. Ve 10'larca şelalenin hep birlikte arzı endam ettiği ilk görüntüde anladık ki burası doyulmaz bir yer. Bakıyoruz, fotoğraf çekiyoruz. Bir daha böyle birşey göremeyiz diye tekrar çekiyoruz. Biraz ilerleyip bir öncekinin aynısı manzarayı tekrar fotoğraflıyoruz. Böyle böyle gezdik. Bu arada kısa süre sonra tıfılcan uyandı. Bir süre uyku mahmuru uslu durdu babasının kucağında. Sonra indi aşağıya ve koşmak-el tutmamak istemesi bize zor anlar yaşattı. Tehlikeli olabileceği için elimizden tutmak zorunda olduğunu güzellikle anlatsakta içindeki kurtlar onu normal adımlarla el tutarak yürümekten alıkoyuyorlardı. Bu sefer bağrışmalar başlıyordu.


Bir noktadan sonra yanımızdaki yağmurluklarımızı giymemiz gerektiğini anladık. Burdan da alınabilecek muşamba yağmurluklarımızı geçen sene Roma'dan almıştık. Islanmaya hazır yolumuza devam ettik.







En sonunda ıslanılan noktaya geldik. (Ayaklarımız ıslanırsa hemencecik kurusun diye sandalet giymiştik. Kışın giderseniz sakın siz de aynı hataya düşmeyin bütün gün dondu ayaklarımız. Ayakkabılarınız ıslanmıyor korkmayın. Tabi biz botla şelalelerin altına filan girmedik.) Şelale'ye Brezilya tarafından en çok yaklaşılan bu noktada yağmurluklar çok da fayda vermedi. Suyun şiddetiyle oluşan rüzgar uyduruk yağmurlukları da havalandırınca ıslandık işte.. Ne güzel bir histi o. Yüzümüzden sular süzülse de kalabildiğimiz kadar kalmak istedik burada. Suyun gücü insanı esir alıyordu sanki. İnsan bu güzelliği görünce cennetin nasıl güzel olabileceğini düşünüyor. Buradan daha güzelini havsalası almıyor.



Daha sonra burada bir asansörle yukarı çıkılıyor ve sonrasında şelalelere veda ediliyor.



Şelalere veda ettik ama sesi kullalarımızda olmakla beraber kafeteryanın önündeki geniş çimenlik alanda Ömerciği bıraktık. Sonunda istediği gibi koşturabileceği bir yer bulmuştu. Doyasıya koştu. Annanesi olacak yaştaki bir kadına koştu kuru bir dal verdi. Başka kuru dalı kendinden 2-3 yaş büyük bir kıza verdi. Beraber koşmaya başladılar. Çocuklar nasıl da aynı dili konuşuyorlar farklı milletlerden olsalar da. Öpüşüp ayrıldılar.




Kafeterya civarında bir çok rakun (galiba o hayvanlar rakun) dolaşıp duruyorlar. Evcilleşmiş gibiler fakat insanın elinde birşey görmeye dursunlar gayet vahşi görünüyorlar. Sonuçta onlar bu koca ormanda yaşıyorlar.






Ömerciğin koşturması oynaması sonucu biraz gazını almış olduk. Şelaleler'in Brezilya tarafının hemen karşısında şahane br kuş parkı var. Hemen her gezginin yaptığı gibi şelaleri yarım günde gezip kalan zamanımızda kuş parkını gezdik biz de. Aslında planımızda helikopterle şelaleleri yukardan izlemek de vardı ama çocukla gezmenin cilveleri gezi programında esnek olmayı gerektiriyor. Vaktimiz kalmadığı için helikopter turunu iptal ettik. Kuş parkında da sadece 1,5 saat kalabildik.





Kelebek ve sinek kuşlarının kafesine girdiğimizde fotoğraf makinemizin yedek bataryası da bitti. Şok olduk. Nasıl da enerji harcatmış bize şelalelerdeki enfes manzara.





Şelalelerin olduğu tarafta yeterince kelebek resmi çektiğim için dev kelebekler de olsa çok hayıflanmadım ama o minicik arı-sinek kuşlarının fotograflarını çekemediğime üzülüyorum. Parkın çıkışına yakın bir papağanı elime verdi yetkili, eşimin cep telefonuyla çektik burda komik hallerimi :) Bir kıza annesi "Clara" diye seslendi papağan da ardından "Clara" deyince ben hemen oğlumun ismini söyledim yüksek sesle. Papağandan tık yok. Tekrar söyledim, tekrar söyledim.. Ama nafile.. Gavur kuşu işte, çalışmadığı yerden sordum tabii




17:10'da dönüş için araca bindik. Yarım saat sonra oteldeydik. Bizim tıfılcan sabahtan beri sadece 2 muz birkaç tane de hurma yediği için hemen yemek yemek üzere Cataratas AVM'ye gidip günlük pizza ve makarna tüketimimizi gerçekleştirdik.



Ertesi sabah saat 8'deki Arjantin servisine yetişebilmek için 6:15'te kahvaltıya indik. Kahvaltı boyunca birkaç kere turizm bankosuna uğrayan eşime sonunda resepsiyondakiler aracın tamamen dolduğunu söylemişler. Biz de 8:30'da taksiyle geçtik Arjantin tarafına. Sınırdan geçmek hiç hiç sorun olmuyor. Pasaportlarımızı aldılar biz araçtan inmedik bile. Saat 9:15te şelalelerin içinde bulduğu parka gelmiştik bile.







Biletlerimizi alıp parka girince hemen şelaleleri gezmeye başlayamadık yine. Brezilya tarafında otobüsle gitmiştik bu tarafta ise trenle bir orman gezisinin ardından şalaleler gezilmeye başlandı. İçeri girince bir yerden dürbün kiralamak için oyalanınca 9:30'daki treni kaçırdık.





10'daki trenle Iguazu gezimiz başlamış oldu. Tren iki durakta duruyor. Biz ilk durakta indik. Burada da iki parkur var gezilmesi gereken.














İlk önce Upper trail kısmını 45 dakika kadar bir sürede gezdik. Daha sonra da Lower trail kısmını yaklaşık 1,5 saatte gezdik.








Çok çok yorulduk ama Brezilya tarafından çok çok farklı olduğu için mutlaka Arjantin tarafının da gezilmesi gerek. Dün karşıdan izlediğimiz coşkun şelalelerin üzerinden geçe geçe gezdik Arjantin tarafında. Esas görülmesi gerekeni en sona saklamıştık.






Tekrar istasyona dönüp trenin ikinci durağında inmek ve Garganta del Diablo trail i gezmek üzere trene bindik. 10 dakika sonra trenden inip yeniden yürümeye başladık.



Şeytan Gırtlağı denilen müthiş manzarayı görmek bütün yorgunluğumuza deydi. Bu sırda bizim ufaklık babasının kıcağında uyuya kalmıştı. Islanıyor olmak bile uyandırmıyordu onu. Bizse hiç ayrılmak istemiyorduk burdan. Evet korkunç fakat öyle çarpıcı ki gidemedik uzunca bir süre. Kelebekler nasıl da hiç korkmadan uçuyorlardı o uçurumların, coşkun suların üzerinde. Öyle gürül gürül akıyor ki insan 1az uzun bakınca suyla aktığını hissediyor, hafif bir baş dönmesi yaşıyor. Ah burası bizim olsa biz buraya bir kafe yapar ve bizim gibi yorgunlar oturup çay içerken daha daha uzun kalabilirlerdi :))






2 saat sonra dönebildik istasyona. Ayaklarımız kendi bildiğine gidiyordu zira biz de hiç derman kalmamıştı. Hele eşim bazen hem sırt çantasını hem 15 kiloluk aslan parçasını :) taşıyınca baya bir sarsıldı. Yanlış anlaşılmasın genelde çocuk ondaysa sırt çantası bendeydi. Çocuk benim elimden tutuyorsa sırt çantası ondaydı. Ama arada kesişimler de yaşandı ;)


Yol boyu ot, kuru dal topladık.Uygun yerlerde nehire bıraktık. Üzerine hikayeler anlattık yüzüp yüzük denize kadar gideceğine dair. Ardından el salladık. El tutmak zorunda olduğu için strese giren oğlanın gazını almak için. Şelale gezimizi yorgun argın bitap ama ruhu dinlenmiş, gözlerinde ve dudaklarında ince birer gülümse mutlu mesud tamamlamış olduk.


Çıkışa yakın yerlilerin tezgahlarını görünce bir bakalım dedik. Çok hoş şeyler vardı. Karpuz (galiba) çekirdeklerinden yapılma bir kolye aldım. Bir kaç tane de yerli savaş aleti aldık. Aslında bunlardan hediyelik de alınırdı çok da güzel olurdu fakat yer cücesi ne zaman alış veriş yapmak için yavaşlasak sinir stres sahibi yapmak için gayret sarf edince insan da kafa mafa kalmıyor..


Dönüş için yine taksi kullandık. Sabah ki servisi kaçırmamız belki de daha hayırlı oldu dönüşü daha erken yapmış olduk ve benim mutlaka gitmek istediğim otele yakın arap camiine gitmeye vakit kaldı.





Yakın olsa da yarım saat kadar yürüme mesafesi olduğunu bilmiyorduk. Şelale yorgunluğunun üzerine tuz biber oldu bu yürüyüş. Caminin yanına geldiğimizde akşam ezanı okunuyordu. Dünyanın öbür ucunda ezan sesi iki gündür şelalelerde yıkanan ruhlara öyle güzel geldi ki. Oğlum babasının yanında namaza durdu. 5-6 yaşlarındaki bir çocuğa doğru meyilli de olsa bütün hareketleri sonuna kadar yaparak hayatının ilk cemaatle namazını Brezilya'da kılmış oldu :)





Foz doğasıyla, havasıyla, suyuyla, sakinliğiyle yaşanacak güzel bir şehir. Müslüman nüfus baya kalabalık. Kendilerini tebrik ediyorum, doğru tercih :)


Dönüşte yine onca yolu yürüdük ve kaideyi bozmayıp akşam yemeğimizi Cataratas AVM'de yiyip otelimize döndük. Sonra da "vur kafayı yat!!!"

3 Temmuz 2011 Pazar

Brezilya Gezi Notları 1: Sao Paulo

Gezi yazılarımı gene geciktirmeye başlayınca uykum çok gelmiş olsa da en azından bir başlangıç yapayım istedim. Zira kaldıkça kalıyor.

Sao Paulo'ya uçuş 14-15 saat kadar sürdü. Gidiş ve dönüş çok uzun olduğu için çocukla nasıl geçer die epey endişeleniyordum ancak Allah'tan en rahat ettiğimiz zamanlar bunlar oldu. Gerisini varın siz hesab edin :) nasıl zor bir tatil olmuş bu bizim için ki 14 saatlik uçuş için en rahat ettiğimiz süre diyorum :))

THY'nin uçuşu çok rahattı gerçekten. Sabah 11 gibi havalandık. Kısa süre sonra uykuya daldı minik tavşan. Yemekler dağıtıldıktan sonra uyandı ve toplanmadan da yemeğini yiyebildi.


Çocuklu olamamıza rağmen giderken önce Sao Paulo'yu anlatan bir belgesel ardından 2 film (Turist ve Red) sonra Machu-Picchu'yu anlatan bir belgesel daha sonra da Alhambra konulu bir belgesel izleyebildim. Ömercik uyumadığı sürelerde abaküsüyle oynadı, önündeki ekranı karıştırdı, yan koltuktaki güzel Brezilya'lı kızla abla abla diye arkadaşlık kurdu, yeni öğrendiği sayma yeteneğini son ses bağırarak geliştirdi. Özellikle efelene efelene "deeeeş" (=5) demesi takdire şayandı :))


THY'nin direkt uçuşu olan Brezilya'nın NewYork'u ya da İstanbul'u diyebileceğim şehri Sao Paulo'ya akşam saatlerinde vardık. Burda sistem şu: havaalanında taksi bürosu var gideceğin yerin adresini veriyorsun adamlarda sana fiş kesiyor ve hemen parasını ödüyorsun. Daha sonra bu fişle taksiye biniyorsun. Otele varıp odamıza yerleşir yerleşmez hemen uykuya daldık fakat gece 4,5 gibi uyandık.



Haziran ayı biz de yaz ama Brezilya'da kış. Hava soğuk olmasa da erken kararıyor olması gezginler için dez avantaj. Fakat yazın sıcağında kavrulmaktansa bu mevsimde gitmeyi tercih ve tavsiye ederim. Otellerde kahvaltılar erken saatte (6-6:30) verilmeye başladığı için ee biz de erken yatangillerden olduğumuz için çok sorun olmadı açıkcası.



Otelden bahsetmem gerekirse; otel olarak çok çok beğendik. Kahvaltısı harikaydı. Fakat havaalanına da merkeze de uzak bir otel (sanırım ikisinin ortası gibi..). Tavsiye eder miyim bilmiyorum. Bizim bu oteli tercih nedenimiz güvenilir, temiz bir muhitte oluşuydu. Malum Brezilya için anlatılan onca olumsuzluktan sonra insan tedirgin olmuyor değil. Tekrar gitsem bu otelde kalır mıyım bilmiyorum. Aslında tekrar Sao Paulo'da vakit harcar mıyım o da ayrı bir konu.


Taksi ücretleri çok pahalı değil. Havaalanından genelde biraz kazıklanarak biniyorsunuz ama şehir içinde bir nebze de olsa pazarlık şansınız var. Hiiiiç İngilizce bilmemeleri buna biraz engel olsa da bir kalem bir kağıt dil problemini çözebiliyor. Otelden taksiye binip Luz Meydanına gittik ve 25 real tuttu örneğin. Paraları ise türk lirasıyla hemen hemen aynı olduğu için hesap etmek de çok rahat oluyor. Genel olarak pahalı bir ülke değil. Turistik yerler elbette daha tuzlu ama bu da normal sanırım.









Şehir turumuza Luz Meydanı'ndan başladık. Burada tarihi tren istasyonu var gezilebilecek. Bizim şansımıza grev vardı ve kapalıydı. Ben bir gireyim dedim, tek kare fotograf çekmiştim ki bir görevli "yassagh gardeşim" nevi birşey söyledi :)




Gar'ın etrafında biraz dolandık. Berbat görünen harabe binalar, sokaklarda yatanlar... Sao Paulo böyle bir şehir. Dev bir ekonomi, müthiş zengin semtler fakat şehrin bir kesiminde de böyle bir görüntü. Ki burası en turistik yeri.








Republica Meydanı'na yürüdük. Meydanda güzel bir park var. Ordan şehrin en yüksek binalarından 41 katlı Edificio Italia'nun en üst katına çıktık. Buradaki kafe 12'de açılıyormuş Beklemedik fotoğraflarımızı çekip indik 41 kat aşağıya.












Buradan Se Katedrali'ne yürüdük. İçerde bir tören vardı.



Brezilyalılar genel olarak çok dindarlar. Avrupa'daki dinsizleşme burda yok. Oldukça koyu Katolikler. 8-9 günde gezdiğimiz hemen her kilisede bir ayin, bir dua, bir birşey mutlaka vardı. Papa da Brezilya'ya çok kıymet veriyor, özel ilgi gösteriyormuş. Hem dindar hem zengin daha ne olsun ;)




Praça Da Se'den ayrılıp ara sokaklara daldık. İlk misyoner okulu ve kilisesi olan Jesuit Mission'a girdik. Bizim ki başladı "Salla huu mahammee.." diye ilahi söylemeye :)))












Burdan çıkınca bizim Sultanhaman taraflarını andıran ama daha karmaşık ve pis sokaklardan geçerek tarihi çarşı Merkado'ya vardık. İçersi çeşit çeşit meyvelerle doluydu. Daha önce hiç görmediklerimiz de vardı. Ve bir çoğu bu topraklara da yabancı. Malezya'dan gelenleri var mesela. Fiyatlar da pek ucuz değil. Üst katı da restorantların olduğu kat. Çıktık ki aman Allahım bu ne kalabalık. Acıkmıştım ama o acayip kokular midemi bulandırdı. Neyseki bir İtalyan restoranına geçip pizza-makarna yiyebildik.







Brezilya aslında etiyle meşhur bir ülke. 6-8 saat gibi sürelerde pişirilen etin tadına doyulmuyormuş ama biz yurt dışında pek et yiyemiyoruz. Zaten kalacağımız da 1 hafta o kadar süre et yemesek ne olur diyip pizzaya makarnaya talim ediyoruz. Sao Paulo'da ve Foz Do İguaçu'da helal et yiyebileceğimiz yerlerin isimlerini öğrenmiştim ama uğraşmak istemedik.









Buradan çıkınca taksiye bindik ve bizim otele haritada yakın görünen Ibirapuera Park'a gittik. Burası Sao Paulo'nun Central Park'ı. Çok çok güzel kocaaamaan bir park. İçinde müzeleri, göletleri olan alabildiğine yeşil, hafta sonları 200.000 civarı insan burada spor gezi zarzurt yapıyormuş. 25 milyonluk bir nüfus için 200bin çok kalabalık sayılmaz.










Akşam olduğunda bu parktan ayrılıyorduk. Sevgili eşim yürüyerek otele varabileceğimizi zira otelin haritaya göre yakın göründğünü söyledi. Epeyce dolandıktan sonra takiye atladık ki pek de yakın değilmiş. Burdan kendisine o saatleri hatırlatır selam ederdim.






Daha çok fotograf eklemek istiyordum ama çok geç oldu hazırda olanlar bunlar.




Brezilya gezimiz inşallah devam edecek efendim.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...