23 Şubat 2010 Salı

1 seneyi devirdi


Geçen sene tam da bu zamanlarda aldım minik faremi koynuma.


Uzun sürdü bekleyiş...

Ama değdi.


Doğum iznine ayrılalı daha 1 hafta olmuştu. Daha 3 hafta daha evde ense yapacaktım.

Doğum sonrası yorulacağım nasıl olsa şimdi mis gibi ev sefası yapayım diyordum.


O sabah için planımız Eminönü'ne gitmekti. Mevlüt şekeri filan bakacaktık. Daha fazla ağırlaşmadan bakalım istemiştim. Ve eksiklerimiz de vardı.


Sabah kalkınca bir değişiklik olduğunu anlamıştım.

Hiç endişelenmedik sakin sakin kahvaltımızı yaptık. Sonra doktorumuzu aradık. Gelmemizi söyledi.

Duşumu aldım. Eşim markete gitti doğumda abur cubur yiyebilmem için gofret filan aldı.

Hastane çantamızı yeni hazırlamıştım zaten. Abur cuburlarımızı da yerleştirip düştük yollara.

Muayenede doğumun başladığını ama daha vaktimiz olduğunu öğrendik.

Doktorumuz da biz de bu kadar uzun süreceğini düşünmüyorduk. Akşama doğru hastaneye geçtik. Hastane evimize uzak olmasa daha geç de gidebilirdik. Fakat kasılmalar baya baya sancıya dönüşmüş trafikte sıkışmayı göze alamamıştık.

Bebeğim geliyordu erken geliyordu ama bir türlü doğum hızlanmıyordu.

Uzun sürdü, göz yaşları döktüm çok, yemek yemem serbestti ama yiyemiyordum içim almıyordu. Uyku uyuyamıyordum. 2 günün sonunda eşim de ben de çok çok yorulmuştuk.

Doktorum öyle tatlı öyle ilgili ve öyle sabırlıydı ki...

Göz yaşları içinde "Ne olur birşeyler yapın, ama sezaryen yapmayın" diyordum.


En son hatırladığım sahne:

Ben topun üstündeyim, eşim hasta yatağında, el eleyiz gözlerimiz uykusuzluktan yarı açık nefes alıp veriyoruz :))

Sonra doğumhaneye alındık ve 15 dakka da minik böcek doğdu.

O doğar doğmaz herşey, her acı aniden kesildi.

Allahım, bu nasıl birşey. Bu çirkin yaratık mı benim bebeğim.

Allahım, nasıl minik nasıl savunmasız.


Doğum uzun sürdüğü için hemen bir kontrol etti çocuk doktoru. Oğlum ağlıyordu.

Hemen sonra pispis verdiler bana. Üzerime koyduklarında susuverdi miniğim.

Allahım ne güzeldi.

Hemen süt emdi.

Hemen bildik birbirimizi.


Sonra aldılar bebeğimi. Hamam sefasından sonra odamızda buluştuk.

Yanımdaki minik yatağımsı şeyin içinde sanki yokmuş gibi, belki de sanki başka birşey yokmuş gibi..

Öylece uyuyan bişey.

Anne miyim ben...

Hiç öyle değil gibi.

Öyle yorgunum ki..

Eşimse çoktan dalmış. Annemle babam da 9 doğuranlardan.

Annem doktoruma "niye sezaryene almıyorsunuz, ya birşey olursa, niye bu kadar çekiyor" bile demiş. En korktuğum şey.

Doktorum da "sezaryenlik birşeyi yok. O sabrediyor ben de sabrediyorum. Korkmayın" demiş.

Ne hoş bir insan...


O hastane odasını düşününce içimde öyle bir huzur hissediyorum ki.

Öyle bir hafiflik...

Doğumhanedeki oda da, doğumdan sonra kaldığımız oda da hatta oğlumun sarılık yüzünden fototerapi gördüğü sırada kaldığımız oda da aynı manzaraya bakıyordu. Son tecrübemiz içimi burksa da o oda, havası hep huzur veriyor hala düşlerimde.


Gece yarısı 1'de doğan minik solucanı aldık akşam 21 gibi evimize geldik.

Bir garip duyguydu o ilk annelik. Sanki benim değil gibi. Sanki oyuncağım gibi.


Acıkması, acıkınca ağzını açıp sağda solda aranması... Sanırım annelik onun o masumluğuyla öğreniliyor.

Yoksa insan hemen pıt diye anne olmuyor. Her zaman daha çok 'anne' oluyor.


Doğumdan iki gün sonra sarılık oldu. Hiç gerekmediği halde 2 gün fototerapi gördü. (Bunu daha sonra başka doktorlardan öğrendik) 2 gün biz de kaldık hastanede. Sütümü sağdırıp biberonla verdiriyordı.

Birkere zar zor rica edip biberonla kendim içirdim sütü. Ne gerizekalılıktır ki yeni doğan bebeği annesinden ayırdılar. Ben zaten hastanedeyim mis gibi emzirsem ya!!! Başka bir şehrideki bir hastanede uzmanlığını yapan arkadaşım aynı durumda "biz bilhassa annelerinin emzirmelerini istiyor iyileşmesinde çok etkisi var" demişti.


Ama o iki gün ne üzülmüştüm. İşte o zaman da 'anne' oldum. Minicik ceketi kalmıştı sadece elimde. Kokusu sinmişti o cekete. Koklayıp ağlıyordum. Çok da üzülmemem lazım sütüm azalır, sonra oğlum çabuk iyileşemez diye hemen toparlanmaya çalışıyordum.

Allahım, ne basit birşey için nasıl üzülüyor insan ciddi sorunları olanlara sen yardımcı ol. Şifalar ver.


(Bizim sıpanın sarılığı uzun sürdü. 3 aylık olana kadar hemen hemen sarı benizli gezdi.)


Ve bir sene ne de çabuk geçti.

Ne güzel bir '1' sene oldu elhamdülillah.


Bir ömrün böyle güzel daha da güzel geçsin benim miniğim. Benim herşeyim.

Fare doğdun yakışıklı bir delikanlı oldun:)

21 Şubat 2010 Pazar

Kahveci


Cumartesi kahve festivalinde, pazar da anne-bebek fuarını gezdik.
Öncelerinde de arkadaşlarda kahvaltıda...
Cuma da annemle gezmedeydik.
Gezdik gezdik ohh ne güzel :)))
















19 Şubat 2010 Cuma

Demo pasta

Öncelikle babamın tahlil sonuçları temiz çıktı elhamdülillah!!!

Doktor ilaç verdi, inşallah iyileşecek.




Sevgililer günü (!) etkinliği olarak pasta yaptık.


Bizim oğlanın doğum günü pastasının demosunu :)
E elime şekeri hamurunu almışlığım yok. Hedefimiz de '1' şeklinde, yuvarlak pastaya göre şeker hamuruyla kaplaması oldukça zor olan bir pasta olunca deneme yapalım dedik.
Sonuç: fiyasko!



Hamuru çok ince açtığım için üzerine koyarken yırtıldı. Biz de yama yaptık :)

Bir de farkettiniz herhalde '1' ters oldu :) Lazlık da yok ama :)))

Üzerindeki uçaklar nasıl olmuş?

Sağ taraftaki eşimin, sol taraftaki böcek görüntülü son teknoloji insansız hava aracı ise benim marifetim.

Ne yazarsam yazayım sonuç ortada, beceriksiz hatun kişinin hamarat bir kocası var!!!

ŞOK!

Bu pasta 3 katlı gerçegini daha çok katlı yapmalıyız.

Rengi de daha açık mavi olsa.

11 Şubat 2010 Perşembe

Tiyatro

Bu hafta çoook yoğun-yorucu geçti.

(Yarın süt iznim olduğu için bu akşam 19:20 itibariyle benim için hafta bitmiştir.)

Mesaiden sonra eğitim vardı ve akşamları 8'de evde oldum. Bebeğimle çok az oynayıp uyuttum. Sonra da hemencecik kendimi uyuttum.

Derken derken işte bitti hafta. Bu eğitim gelecek hafta da birkaç gün devam edecek ama ne yapalım bu da gerekli.

Aaa, bu arada merak eden arkadaşlar için; bizim minik, iş yerinde sağıp evde bıraktığım sütü artık zevkle içmeye başladı. Buna öyle mutlu oluyorum ki. Çok şükür!




Geçen haftalar da şehir tiyatrolarına baktım da güzel oyunlar var.

Miniciğimi bırakıp kaç tanesine gidebilirim bilmiyorum ama işte benim listem:



1. DULLAR

2. İSTANBUL EFENDİSİ

3. KABARE

4. LEONCE İLE LENA

5. MASKELİLER

6. MECBUR ADAM

7. ONLAR ERMİŞ MURADINA

8. ŞAHMERAN

9. TARLA KUŞUYDU JULIET



Hepsi eğlenceli oyunlar. İlk ikisine giden arkadaşlar da tavsiye ediyorlar. Bilhassa annemle gitmek istiyorum bu oyunlara. Hafta içi yorulan sıkılan anneciğim için çok iyi olur şöyle bol kahkahalı bir ya da birkaç oyun. Annem de çok sever tiyatroyu.

Cancazıma da bebek bakmak düşecek ama ne yapalım birinin fedakarlık yapması gerek. Daha olmazsa bir ben giderim annemle tiyatroya bir o.

9 Şubat 2010 Salı

Herşeyin başı sağlık


Önce bir doçente gittik.

Ciger filmleri, tomografiler...

Antibiyotikler..

Ve mutlaka bir kardiyalog görsün, kalp büyümesi ya da yetmezliği de olabilir dendi.

Kalp temiz çıktı elhamdülillah.

Başka bir doktor ihtiyacı ve gene tavsiye üzerine bir araştırma hastanesindeki bir hekim muayene etti. Zatürre teşhisi ile 2 kutu antibiyotik sonrası kontrolünde sadece %20 kadar bir iyileşme olduğunu öğrendik.
Doktor bey daha detaylı bir tetkik için Yedikule Göğüs Hastalıkları Hastanesine gitmemizi bronkoskopi gerektiğini söyledi.
Bunun üzerine ilk gittiğimiz doçent doktora gittik. Doktor "tomogrofi raporlarında zatürre diyor ama bence zatürre değil. İçim hiç rahat değil. Daha detaylı tetkik gerekir, burda (özel hastanede) da yaptırabilirsiniz. Biyopsi de yapılsın" dedi. "Akciğer fibrozisinden şüpheleniyorum. Bu sizi öldürmez ama süründürür. Kortizonlu ilaç vermem gerekir." dedi.
Sonrasında internetten konuyu okuyunca dehşete düştüm. Akşam eve gidene kadar, evde oğlumla ilgilenirken, gece uyumadan önce sürekli ağladım.
Hayatta herşeyi babamdan öğrendim.
Şimdi onu kaybedeceğim düşüncesi nasıl acı verici. Allahım sen koru..
Verilen sözü tutmayı, dürüst olmayı, kavga adamı-dava adamı olmayı, ve dahi kavgacı olmayı, çizgi sahibi olmayı, dik durmayı, kimseden çekinmeden inandığını savunmayı, hayatı tiye almayı, neşeli olmayı fakat vakarlı olmayı, gezmeyi tozmayı, herzaman mutlu olabilmeyi, dostun için fedakar olmayı ben ondan öğrendim. (Burda anneciğime haksızlık etmek istemem. Ondan da bunları ve daha fazlasını tabi ki öğrendim ama şimdi gündemde olan babam)
Ona bir şey olsa ben kimden öğreneceğim. Kime dayayacağım sırtımı.
Kim saçlarımı okşayıp "yavrum kuzucuğum" diyecek benim zorlamamla da olsa.(bu da benim komik tarafım)
Kime naz, kime kapris yapacağım? Ben kime şımaracağım? Kime kızacağım?
Ben onun yeni versiyonu gibiyim.
Her zaman bilirim bir hadise karşısında babam ne düşünmüş ne hissetmiş.
Ben de aynını düşünmüş aynısını hissetmişimdir zira kilometreler olsa bile aramızda.
10 yıldan fazladır hep özledim onu ve annemi.
Tam şimdi belki daha sık, çok daha sık görüşebilecekken Allahım ne olur sen koru...
Bunları, daha fazlasını, çok daha fazlasını düşündüm, kurdum ve ağladım.
Üçüncü bir doktor görsün istedik. Bu arada babam "ben kendimi daha iyi hissediyorum. Benim birşeyim yok niye endişeleniyorsunuz siz" diyordu.
Başka bir özel hastanede başka bir hanıma daha durumumuzu anlattık. Kan tahlili yaptırdı temiz çıktı (Bu aslında iyi birşey de olmayabilir)
Çok güzel ilgilendi bizimle bu hanım ve o da daha detaylı tetkik gerekli dedi. Tanıdığı bir hekime yönlendirdi. Ve biraz olsun içim rahatladı ondan çıkınca.
Nedeni bilmiyorum, çok somut birşey söylemese de o kötü hastalıklardan çok şüphelenmedi sanırım.
Şimdi bütün filmlerimizle tahlillerimizle 4. hekimin yanına gittik.
Bu bey de süper ilgilendi. Çok hoşuma gitti tavrı.
"Kanser ya da akciğer fibrozisi en son düşünülecek şey. Bunlardan biri olsa %20lik de olsa bir iyileşme olmazdı. Gene de tıpta olmaz diye bir şey yok. Matematik gibi değil" dedi.
Balgam tahlili verdi. Ondan sonra gerekirse bronkoskopi isteyecekmiş. Bu sefer gerçekten rahatladık. Ve dün ilk balgam tahlili negatif çıkmış elhamdülillah. Dün bir tane daha tahlil verdik onu ayın 12sinde alacakmışız.
Bugün de bir tane daha verdik. Allah'ım korusun..
İşte akciğer durumlarımız böyle.
Babam 20 yıl önce bıraktı sigarayı. Ama yaklaşık 20 yıl içmiş.
Mutlaka etkisi var.
Üşütmeye bağlı başlamış bir durum galiba.
İnşallah tamamen iyileşmiş olarak atlatır bu hadiseyi.
Allah hepimizin ailesini korusun.
Herşey bizim için ama başa gelmeyince idrak edilmiyor çok fazla....
(Bir de doktor milletine sinir oluyorum. İstisnalar müstesna. Onlara can kurban)

4 Şubat 2010 Perşembe

Skandal!!

Başbakanın eşi devletin bir kurumuna girmek isteyecek siz içeri almayacaksınız.

Hasta bir sanatçıyı gayet masumane ziyaret etmek isteyecek izin vermeyeceksiniz.

Bu başbakan dikta rejiminde değil demokrasi rejiminde 'seçim'le iş başına gelmiş.
Bu adama oy verenler onun hanımını, çoluğunu çocuğunu bilerek ve belki de severek oy vermişler.

Bütün bunlar olurken herşey gözler önündeyken, bir de ergenekon iddalarına 'yok canım, olmaz öyle şey' diyeceksiniz.
Bu saftiriklik değil de nedir?

Herneyse bunu bir kenara koyalım. Gelelim dünkü meclis kavgasına.

MHP'li abimiz :) 'siz peygamber olarak kabul edilen bir Başbakan'ın eşini nasıl içeri almazsınız. Sizi gidi beyaz yakalılar sizi' demiş :))
Bunu AKP'liler hakaret kabul ediyorlar haliyle.

Fakat peygamber ocağı denilen yere hakikaten de peygamberin eşi olsa bile baş örtülü diye almazlar, öyle değil mi? Bu konuda abimiz(!) haklı olmuş oluyor.

Şehit annelerine bile yaptılar bu haksızlığı.
Askeriyenin durumu belli...
Başbakan 'eşinin göz yaşlarından' bahsediyor olayla alakalı.
Peki üniversiteli kızların göz yaşları..
8 yıldır iktidarda olan sayın başbakan niçin hala bu sorunu çözemedi acaba?
Şimdi cumhurbaşkanlığı da kendilerinde.
Neyi bekliyor?
Yoksa söylenenler doğru mu?
Başörtüsü sorunu çözülürse bir oy alanı mı kapanmış olacak?

Bir açılım da buna yapamaz mıydı?

Birgün mantıklı meseleler de konuşulacak inşallah bu ülkede!!!!

31 Ocak 2010 Pazar

Cumartesiden geriye


Şimdi bizim minik bir yaşına yaklaştı ya,

o anlamasa da anası bu ilk yaş gününü kutlamaya pek bir hevesli ya,

1 şeklinde bir pasta olmasını istiyor ya bu kutlamada,

O 1 şeklindeki pastalar da 150 lira civarı ya,

Hem oğlunun ilk pastasını kendisi yapmak istemiş ya,

şeker hamurundan yapılan sanat eserlerine ağzı açık baka kalmış ya,


işte tüm bu sebeplerden sabah maaile eminönü'ne gidip ordaki pasta malzemecilerini gezmeye niyet ettik fekat hedefimizi değiştirip okmeydanı'ndaki pasdekor a çevirdik.

Şahane şeyler var.

İki kutu şeker hamuru aldık.

Hiç şeker hamuru tecrübem olmadığı için dünden beri internetten videoları filan izliyorum. Eşim birebir örneğini daha önce yapmamı söylüyor. Sanırım bence de önce bir denemem lazım. Bakalım.

Resimdeki pastaya bayıldım.
Tam da istediğim gibi fekat ben bunun gibi birşey yapamam herhalde. Şeker hamuruyla pastayı kaplayabilirsem iyi :)
-------------------------------------------------------------------------------------------------
Ordan çıktık Bitkiderman a gittik.
Doğumdan sonra dökülen saçlarıma çare arıyorum.
Leyla hanım 80li yaşlarında ama hiiiç göstermeyen bir hanım. 50-60 gibi gösteriyor!!!
Önce saç diplerinize bakıyor aletiyle.
Sonra kürünü ne kadar süre kullanmanız gerektiğini söylüyor.
Önce eşime baktı sonra bana. Çocuğunuz var mı dedi. Var dedik. "2 kelden nasıl bir çocuk olmuş" dedi:)))
(Çok tatlı bir çocuk oldu diycektim.) İkimiz toplam 1 dakika kalmışızdır içerde.
Çok suratsız, çok negatif bir bayan. Ben ne olduğunu anlamadım. Yani soru sorma filan şansınız yok. Diğer çalışanlar da soğuk ve gıcık tipler.
Neyse öyle sorunlara çare olmuş ki bu hanımın geliştirdiği bitki lapası biz de oturduk uygulatmak için.
Kafam müthiş yandı. Hatta başım da ağrıdı. Kokusu çok ağır. Tıpkı benzin gibi. Ben severim o nevi kokuları aslında ama insanın kafasında sürekli böyle bir koku olması başka bir şey.
Bu uygulama haftada bir yapılacak. Hergün yapılacak bakımlar da var. En az 1,5 yıl kullanmak gerekiyor.
Ben yüzüme krem sürmeye üşenen bir insanım 1,5 sene nasıl sabredeceğim diye düşündüm. Ama saç setini gene de aldık.
Evde setin içinden çıkan kitapçığı incelerken emzirenlerin kullanmıycağını öğrendim.
Bitki dermana girerken emzirdiğimi söylemiştim. Hatta kafama lapayı süren kadın bana bilmiş bilmiş "bebeklere içerdeki koku zararlı fakat size değil bilmem ne bıdı bıdı" anlattı.
Eee ne olcak şimdi..
Ben kullanmıycam arkadaş.
Doğumdan sonra dökülen saçlar zaten geri geliyormuş.
Tamam, hakkaten kel olsam dayanırım ne yapayım. Gerçi emzirme işinden sonra başlarım gene de.
Aman ya hiç sevmedim ortamlarını, çalışanlarını...
Gene de öyle resimler varki öncesi-sonrası şeklinde asmışlar duvarlara, hakikaten dermansız gibi görünenlere derman olmuş. (Sedef, saç kıran gibi)
Varsa çevrenizde bu dertlerden muzdarip denemekte fayda var.

29 Ocak 2010 Cuma

Çanta mim'i

İşyerinde blog işiyle uğraşamadığım için yazmak istediklerim birikti.
Üşenmezsem ve unutmazsam yazacağım ama önce bir mim'im var.

Canım E.T. cim bizim çantamızı merak etmiş.



Bizim de zatıalileri gibi iki adet çantamız bulunmakta.

Bir ay öncesine kadar sadece oğluşumun eşyalarını koyduğumuz sırt çantası yeterli oluyordu.
Cüzdanımı ve telefonlarımı atıp çıkıyorduk. Çok nadir onsuz çıkacaksam da eşimin çantası imdada koşuyordu.
İşe başlayalı kendime ait de bir çanta kullanma zorunluluğum doğdu. İş çantam ve gezme çantamız var artık.

Döküyoruz içindekileri efendim, buyrun:



Doğum öncesi ayakkabıma ve o günkü tarzıma uygun çanta kullanırdım. Doğum iznimden döndüğümden beri bu çantamı hiç değiştirmedim. Topuklu ayakkabı da giysem aynı çantayı kullanıyorum. Hiç çok klasik olmuyorum. Öyle bir durumda mecburen değiştiririm herhalde :P

Bu çanta geniş ve hergün süt sağma aparatlarımı taşıdığım için (makineyi iş yerinde bırakıyorum ama biberonu ve yıkanabilenleri getir götür yapıyorum) diğerlerine sığdırmak için uğraşmak istemiyorum.

İşte bugün çantamda olanlar (sün zımbırtıları hariç):

  1. Kalem
  2. Not defteri
  3. USB
  4. Cüzdan
  5. Cep telefonlarım (biri şirket hattı diğeri de eski hattım olduğu için ikitane)
  6. Minoset, elevit ve mide ilacı (en son hamilelikte kullanmıştım şimdi adı aklıma gelmedi, kalkıp bakmaya da üşendim)
  7. Anahtarlar
  8. Ayna
  9. Şemsiye (o kadar yağmur-kar yağdı kullanmadım kapşon gayet rahat oldu, niye hala taşıyorsam)
  10. Çok eskiden çantaya attığım bir mendil.

Sadece işe giderken kullandığım ve serviste de uyumaya çalıştığım için ne okumak için kitap, dergi ne de müzik dinlemek için bir alet var çantamda.

Gelelim minik sincabın çantasına:


Bu kadar ıncık cıncık olduğunu hiç bilmiyordum :)

Odasındaki halı da bol desenli olunca daha da kalabalık göründü resim. Bit pazarı gibi.. Soldan başlıyorum saymaya:

  1. Reçete
  2. Önlük
  3. Bebek bezleri (ne kadar çok böyle :) )
  4. İş yeri kimliğim (bunun burda ne işi varsa)
  5. Diktirdiğimiz sling (haki yeşil olan kumaş - bazen arabasında durmak istemediğinde buna takıyoruz diye her daim yanımızda)
  6. Alt açma (bebekler için olan bana çok ufak geldiği için ben hasta altına serilenlerden kullanıyorum.çok daha rahat oluyor)
  7. Popo sil
  8. Bir anahtar daha (bu babamların evinki)
  9. Popo kremi
  10. Eşimin eski bir telefonu pili mili her şeyi çıkmış. Oyuncak niyetiyle.
  11. Yedek atlet, pantalon, ceket.
  12. Ter bezleri
  13. Kalem
  14. Kağıt mendiller
  15. Tripot
  16. Bir otelden alınmış dikiş seti
  17. Gripin :)))
  18. Yara bandı
  19. Serumvizyolojik
  20. Teramisin (göz için olanından - sünnetten sonra malum bölgeye sürmek için yanımızdaydı demek hala burdaymış)
  21. Şeker (benim için tabiki)
  22. Ateş ölçer
  23. Çeşitli uçak ve tesislerden alınmış ıslak mendiller

Ufff burası resmen bir çöplük....

(Bir de anakucağına takılı oyuncağımız oluyor yanımızda ama o çantaya dahil değil.)

Kabul ederlerse işte benim çantalarını merak ettiklerim:

Sumeyye

Burcu

Güneşli

Petunya

Tomurcuk

24 Ocak 2010 Pazar

Kar-dan Pasta


Sonunda beklenen kar geldi.
Kaç senedir hasretiz ya hu!

İki gündür deli gibi kar oynuyoruz.

Minik sincapsa evin içinde dokundu ilkkez kara.
Hava yumuşak olsaydı onu da çıkaracaktık ama rüzgar çok şiddetli esiyordu, cesaret edemedik.
Onu tutup karlara atmak ne zevkli olurdu :)

Kar topu oynamak dışında evden çıkmayınca boğazlar meselesine ağırlık verdik.

İşte kabaktatlısından yaptığım pasta.


Kedidili bisküvilerini sütte ıslatıp üzerine püre haline getirilmiş kabaktatlısını sürüyoruz.
Sonra kremşanti.
Üzerine bir sıra daha kedidili ve kabaktatlısı püresi.
En son kremşantiyi boca edip buzdolabında bekletiyoruz.
Sonuç gayet güzel.

21 Ocak 2010 Perşembe

1 yaşa tam gaz


2 gün sonra 11 aylık olacak.


Bu son ayda neler yapıyor..?


- Annesinin haftada 4 gün dışarda olmasına alıştı.

- Duran toplara çok iyi vuruyor. Tabi dedesinin desteğiyle.
- Topu getir deyince getiriyor. At deyince attığını zannediyor.

- Alkışlıyor.

- Biz şarkıya başlayınca kalkmak istiyor. Ellerinden tutunca da başlıyor oynamaya, kafa sallamaya.

- Uyanıyor, uykusunu almışsa yatağından uzanıp odasının ışığını açıyor. Yanan lambaya bakıp 'Aaa!' diyor hayret nidasıyla. Sonra da kapatıp hayretler içinde 'aaa' diyor. Açıyor, kapatıyor, defalarca. Sıkılınca duvara vurmaya başlıyor. Bu: "Artık gelin alın beni" demek oluyor. Gecikirsek bağırmaya başlıyor.
Böyle böyle büyüyor işte...


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...