
29 Aralık 2009 Salı
Noel mi

24 Aralık 2009 Perşembe
Çiçeklerim

Henüz iş yapmıyorum.
Laptop'a format attırdım. Gerekli programları kurucam projeleri ekliycem. Ön işlemlerle geçecek bu hafta.
Oğlum dün güzel vakit geçirmiş. Annanesini yormuş :)
Önceki gün sağdığım sütü biberonlara vermeye çalışırken annemi çok zorlamış. Almak istememiş. "Biberonla adaçayını içiyor ama süt verdiğimde eliyle ittiriyor" diyor annem.
Çok çok az bir süt bırakmıştım. Bugün ise baya bir süt bıraktım. Sabah konuştuğumda annem gene veryansın ediyordu süt içmemesiyle alakalı.
İçmezse eğer çok üzülücem inşallah içer. Emmesinde bir sorun yoktu çünkü.
Resimdeki çiçeklere gelince, ince ruhlu kocamdan. Mutlu başlangıçlara..
23 Aralık 2009 Çarşamba
21 Aralık 2009 Pazartesi
Son durumlar
17 Aralık 2009 Perşembe
Yöneticilik

16 Aralık 2009 Çarşamba
Bugün


Bu notebook çantası gayet şıktı aslında ama karar veremedim. "İşe hergün bilgisayar taşımıyorum gerek yok herhalde" diye düşündüm.
Ama bütün çoraplardan aldım :))
Aaa... Bir de eşime hediye aldım. Bugün bizim özel ve güzel günümüz :)
12 Aralık 2009 Cumartesi
Şurup
11 Aralık 2009 Cuma
İşe dönüyorum

9 Aralık 2009 Çarşamba
Aşı

İşe başlamadan aşı olacaksam olmalıyım, en mantıklısı bu diye düşünmüştüm.
Sabah çocuk doktorluğunda uzmanlığını yapan arkadaşımla konuştum. Onun da bir yaşında bir kızı var. "Biz aşı olduk, kızımıza da yaptırdık" dedi.
Hadiii
Biz olalım ama bebeğe yaptırmayalım diye düşünüyorduk halbuki.
"Aşı sizi korur ama ona gene de bulaştırabilirsiniz" dedi.
Benim kafam daha da karıştı bu sayede.
Kadın doğumcumu aradım.
Bir çok sevdiğimiz güvendiğimiz doktor tanıdığımız var. Profesöründen doçentine ancak ne yalan söyliyim ben bütün doktorların içinde en çok kadın doğumcuma güveniyorum. Belki doğumumda paylaştığımız onca saatin neticesi bu :)
Canım, öyle tatlı bir ses tonu var ki insan daha sorusuna cevap bulmadan bile rahatlıyor.
"Bütün bilimsel yayınları okudum gönül rahatlığıyla yaptırın diyemiyorum" dedi.
"Kesinlikle yaptırın ya da kesinlikle yaptırmayın demek çok zor. Hastalarıma da böyle söylüyorum, kendi tercihlerine bırakıyorum. Biz yaptırmadık. Çocuklara da yaptırmadık." dedi.
O zaman ben de yaptırmıyorum :))))
Allaha emanet yaşayalım ve görelim bakalım.
Oğlum için de "Anne sütüne devam et. İşe başlayınca da sütünü sağ." dedi.
"Sen de bilhassa işe başladıktan sonra beslenmene dikkat et. Ekinezya, çörekotu, zencefil tüket. Hergün bir limonlu ballı kür yap mutlaka" dedi.
Tamam.
Sabahtan beri aşıyla bozmuştum. (Aylardır böyle ama bu sabah ya olacağım ya olmayacağım noktasına gelmiştim.) Herşeyin doğalından yana olan doğal doğumcumun bu konudaki aydınlatması ışığında en azından ikinci bir emre kadar aşısızım.
Zaten yurt dışına filan da gittiğimiz yok ki. Hüüü, ağlamak istiyorum. 6 aylık ücretsiz iznimde ne güzel gezilirdi. Oğlumun da en rahat dönemiydi. Ver mem.yi haldır haldır gez. Mis gibi!!!!
Nerdeeee...
Başka bahara.
8 Aralık 2009 Salı
Teknoloji açılımı

İşte GPS siz duramadık bu sefer NEXT aldık. Çok güzel kesinlikle tavsiye ederim. Çalınan garmin di. Uçak GPS'lerini mi ne bu firma yapıyormuş diye almışız sanırım garmini ama nexti çok beğendik. 700-800 liralık var onu değil ucuz olanı aldık biz 399 liraya sanırım.
6 Aralık 2009 Pazar
Yeni Yıl Coşkusu
Millet olarak özenti tarafımız bu bizim.
Yeni yıla girmek bizim kültürümüzde böyle kutlanmıyor ki.
Böyle tüketimi empoze etmek için kurulmuş bir sistem değil bizim ki.
Bayramlarımız var, küsler barışır, uzaktakiler görüşür.
Ne tam doğuluyuz ne de batılı, böyle bir millet işte bizim ki.
Bu da şiir mi ki :))))
Sarı bir fare bugün geyikleri izledi.
Bakınız; resim.
5 Aralık 2009 Cumartesi
Sinemaaa

Aylar sonra sinemadayız.
Özlemişiz.
Minik solucanı annane ve dedesine bırakıp koştuk sinemaya.
Film 2012.
Sahneler güzeldi.
Konu diğer kıyamet filmleri gibi ama olsun ben çok beğendim.
Filmi izlediğimiz salon kötüydü, en arka sıradaydık fakat ekran oturduğumuz yerin daha aşağısında olduğu için biraz boynum ağrıdı.
Ama gene de mutluyum, niye? Aylar sonra kocamla başbaşa sinemaya gitmişim daha ne olsun!!!!!!!
2 Aralık 2009 Çarşamba
Domuzsuz grip oldum
Ciddi bir baş ağrısı ve halsizlik eşliğinde seyredip sanırım dünkü baş ağrısıyla noktayı koydu.
Ateş olmadığı için de adi bir grip ya da soğuk algınlığı olarak tarihe geçti (inşallah)
Allah bütün hastalara şifalar versin..
30 Kasım 2009 Pazartesi
Trilye





Ama bu sefer olmadı.
29 Kasım 2009 Pazar
Domuz gribi bizden korksun
Alış veriş merkezleri tıklım tıklım. Araba park edecek yer yok. İçleri iğne atsan yere düşmez.
Bugün ilkkez Ömerciği annane ve dedesine bırakıp sinemaya gidelim dedik.
O da ne, ek matineler koymuşlar onlar bile dolmuş. Çok geç saattekileri de biz bekleyemezdik. İki alış veriş merkezini kolaçan edip eve döndük.
Doğumdan sonraki ilk sinema girişimimiz başarısızla sonuçlandı ama başbaşa gezmiş olduk ilkkez :)
Siteden çıkmadan 'oğlumu özledim' dedim :)
İşe başlayınca görücem ben özlemek nasıl oluyormuş..
Sağlık olsun..
Ama AVM'lerden anladığım kimsenin H1N1 filan taktığı yok.
26 Kasım 2009 Perşembe
25 Kasım 2009 Çarşamba
Haftasonu
Çok güzel (sadece bence değil gelen arkadaşlarım da beğendiler) mamalar yaptım.
İşte bir tanesi havuçlu kek:

Arkadaşlarımdan bazıları diyetteydi. (Bir tanesi diyetisyenle 20 kilo kadar verdi ve şimdi süper görünüyor) Az az yenince bir çok şey arttı.
Buna üzülsem mi sevinsem mi bilemedim :))
Bir aydır eve yaklaşık 50 kişi geldi-gitti. Bunların içinde uluslar arası yolculuk yapmış olanlar da var. Hatta bir arkadaşım Kanada'dan geldi. Domuz gribi filan ağzımızdan düşmüyor ama...
Ama ne yapalım.
Salgın meselesinin geçmesini beklersek kimseyle görüşemiycez.
Pazar günü ise çoktandır istediğim bir yere gittik.
Ortaköy..


En son hamileliğimin başında arkadaşlarımla gitmiştim.
Şimdi de ailece gidip kumpir yedik.
Oğlum ilkkez kumpir yemiş oldu. 9 aylık ömründeki ilk kumpiri :)
Sonraaaaa, ilkkez Ortaköy camiine yani Büyük mecidiye camiine girdi.
Bir de Küçük Mecidiye camii vardır. Ortaköy'den Beşiktaş'a giderken sağ tarafta. Onun da içi çok güzeldir.
Dönüşte de baklavamızı Karaköy güllüoğlunda yedik.
Bu yazı da böyle bol gıdalı oldu...
23 Kasım 2009 Pazartesi
Domuz gribi ile ilgili...
Ne okusak "aa evet doğru" diyip fikir değiştiriyoruz.
Yöneticilerimize güvenmemek bizde geleneksel oldu. (Doğal olarak tabi ki)
Doktorların herbiri başka şey söylüyor.
"Siz dışarda çalışıyorsunuz yaptırın, ama bebek çok küçük"
"Asıl bebek aşı olsun onun korunması daha önemli, hem o risk grubu"
"Aşı maşı olmayın, kobay mısınız siz"
"Mutlaka aşılanın, hasta olursanız kullanacağınız ilaçların yan etkileri daha fazla"
filan filan filan...
Hükümetle ilgili de çok ilginç, komik yorumlar var.
- Başbakan aşı olmıycam dedi ama gizli saklı aşı olmuş.
- Niye ilk önce hacı adayları aşı oldu? Önce kendi yandaşlarını aşılıyorlar da ondan. CHP'liler ölsün istiyorlar.
:))) hacılar milyon çeşit insanla karşılaşmıycaklar ya, hacca gidenlerin hepsi AKP'li ya :)
Tamam kardeşim kimse kimseye güvenmiyor bu zamanda ama işin gözünü de çıkarmamak lazım.
Bu adamlar ne yapsalar zaten suç.
Aşıyı erken aldılar diye "milleti kobay yapmak"la suçlanıyor.
Geç kalsalardı "bu ne sorumsuzluk" olacaktı.
Komik işte..
Ben de bu bilgi çöplüğünde yeni gelen bir maili paylaşmak istiyorum. Bu aşının üretim şekliyle, koruyuculuğuyla ve WHO ile ilgi ilginç şeyler var mailde:
5 yılı aşkın bir süre gerek medikal departmanlarında gerekse pazarlama alanlarında- şu anda “aşı üreticisi” olarak da ismi geçen firma dahil- İlaç Sektöründe- çalışmış bir İmmünolog ve uzman hekim şapkamla, bu dünyayı; suyun diğer yakasından detayları ile görme şansına sahibim. Dolayısı ile hepimizi, ailelerimizi ve evlatlarımızı ilgilendiren bu konuda bilebildiğim, öğrenebildiğim her şeyi sizlerle de paylaşmak isterim.
İzin verirseniz konunun herkes tarafından algılanması için olabildiğince anlaşılır ifadeler kullanmaya çalışacağım. Domuz gribi, adından anlaşılacağı üzere aslında domuzlara musallat olan bir grip cinsi. Ve zaman zaman besi hayvanları üzerinde ciddi salgınlar yaparak önemli ekonomik kayıplara neden olabiliyor. Yeni ortaya çıkan bir virüs de değil; yıllardır besi hayvancılığının baş belası olarak özellikle yurt dışında iyi tanınan ve korkulan bir virüs. İlk büyük “domuz gribi” salgının 1918’de olduğunu düşünürsek..
Virüsler, yaşam süreçlerinde evrim geçirmekteler ve daha dayanıklı, daha uzun yaşayan formlar haline gelmeye çalışmaktalar. Domuz gribi virüsü de diğer grip virüsleri gibi virüsün evrimi süresince ortaya çıkan türlerinden birisi. Hayvanlara musallat olan bu virüsün ortaya çıkan yeni türleri ile de insanlara bulaşabilir ve onlarda da hastalık yapabilir hale gelebilir. Bu durumdaki virüsler, zootonic (hayvan kökenli) grip vakalarına neden olabilir.
Domuz gribinin semptomları ve kliniği, normal gripten daha ağır ve tehlikeli değildir. Bu yüzyıl içinde domuz gribi salgını en son 2007 yılında Filipinlerde olmuş ve en büyük domuz telefatlarından biri yaşanmış. Şu anda ABD’de 1 milyonun üstünde domuz çiftliğinin varlığından ziyade, Dünya Sağlık Örgütü (WHO), Obama’nın endişesinin temelidir…Hayvanlar arasında bu tip salgınlar yaşandıktan sonraki yıllar içinde de virüsün insanlarda salgınları tetiklemesi nadir değil. Çünkü, hayvanları kurtarmak için yapılan ilaçlamalar; yani virüse karşı saldırı, virüsün bir kaçış yolu geliştirmesine neden oluyor ve kendilerine en yakın canlıda yaşamak üzere değişim geçirebiliyorlar.
Literatürler, bu sene ortaya çıkan Domuz Gribi vakalarının, bu virüsün insanlara bulaşması ve bildiğimiz GRIP hastalığını yapması olduğunu düşündürüyor. Ancak H1N1 İNFLUENZA için Dünya Sağlık Örgütü 11 Haziran 2009’da pandemi (faz 6) alarmı verince işler karıştı… Aslında, domuz gribi olanların diğer grip hastalarından daha da talihsiz bir durumu yok. Bu yıl ki olayın özelliği, virüsün daha öldürücü olması değil, son yıllardaki en hızlı yayılan virüs olmasıdır.
Peki yaygara-demeçler-telaş neden? Bunun en kolay cevabı komplo teorileri üretmek. Maalesef özellikle ülkemizde bu konuda ayrıca bir becerimiz var. Akla ilk gelen aşı firmalarının bu konuyu alevlendirmesi ve üretilen aşılarla inanılmaz karların elde edilmesi… İnanılması gayet mümkün bir teori ve yıllarca ilaç sektöründe çalışmış biri olarak, ilaç devlerinin fırsat varsa böyle bir fırsatı kaçırmayacaklarına eminim…İlaç sektöründe “disesase management=hastalık yönetimi” denilen bir yöntem ile önce belli bir hastalığın altı çizilir; sonra da o hastalıkla ilgili ilaç piyasaya verilir ve satışın maksimum olması hedeflenir.
Ancak bir konuyu da atlamamak gerekiyor. O da, öncelikle ilaç endüstrisi dünyada en çok ve sıkı kontrol edilen sektördür. Bu tip manipülasyonlar, her zaman geri tepme riskini de beraberinde taşır. Tek bir ilacındaki hata yüzünden pazardan silinen ilaç devleri vardır.
Böylesi olaylarda olayın faturası, ilaç şirketinden çok o ülkenin sağlık otoritelerine kesilir. Çünkü sağlık otoriteleri, o ilaçları en ince detayına kadar incelemek ve ruhsat verme yetki ve sorumluluğundadır. Özellikle hayatı tehdit eden hastalıklar ve tedavilerinde bu tip manipülasyonları n yapılma ihtimali çok düşüktür ve astarı yüzünden pahalıdır; daha suya sabuna dokunmayan durumlarda yapılabilir. Bununla ilgili gerçek bir örneği, yazının sonunda paylaşacağım.
Aşı konusuna gelince.. Aşı, üretilmesi en zor ve en riskli ilaç benzeri üründür. Bugün emniyetle kullanılabilecek bir aşının, ortalama imalat süresi minimum 18 aydır. Yani bir aşı üretim planlayıcısı, 18 ay sonraki aşı talebini belirleyip üretim talimatı vermelidir ve bunlar milyon dozlar olarak üretilir. 18 ay sonra durum, hiç tahmin etmediğiniz gibi çıkabilir… Ya ihtiyaç azdır milyonlarca doz aşı çöpe gider, ya da çoktur elinizdeki stok erir ve herkes size saldırır. Siz de hem kazanamadığınız para için hem de kaybolan itibarınız için tasalanırsınız.
Bu realite nedeniyle dünyada aşı üreticisi firma fazla değildir ve genelde diğer grup ilaçları ile aşı satışında ortaya çıkacak zorlukları telafi planları yaparlar. Böylesi bir dinamikle çalışan bir sektörde, manipülasyon yapma imkanı son derece zordur..
Peki şu anda aşı firmaları, peynir ekmek gibi aşı mı satıyorlar?.. HAYIR çünkü aşıları yok. Dikkat edin Türkiye’de Bakanlık, “aşı aldık ; alıyoruz, geldi- şimdi geliyor” diye gürültü koparıyor… Düne kadar hiç domuz gribi aşısı olan var mıydı?..YOKTU. . Aşılar henüz, belirli sayıda gelecek ve Bakanlık öncelik belirlemek zorunda..
Şimdi bir de başka bir açıdan bakalım acaba bu yaygara niye. Aslında medya aracılığı ile koparılan “felaket haberleri”, dikkat ederseniz ülkelerin sağlık otoritelerinden (Sağlık Bakanlıklarından) geliyor. Bilim adamları arasında çıkıp, üstüne basa basa felaket tellallığı yapan yok. Ama ülkedeki en büyük sağlık otoritesi yani Sağlık Bakanlıkları, “ciddi ve korkutucu açıklamalar” yapmaya başlayınca onlarla baş etmenin pek yolu yok.
Sağlık Bakanlıkları niye bu kadar ön plana çıkıyor derseniz, farklı bir şey bildiklerinden değil onlara ulaşan uluslararası alarm sinyalleri çok kuvvetli oldukları ve harekete geçmezlerse başlarının derde gireceği kaygısından... Dünyadaki Sağlık Bakanlıklarını bu kadar telaşlandıran kim? WHO (Dünya Sağlık Örgütü)…
WHO, en az 10 yıldır giderek itibar kaybediyor. AIDS’de çuvalladı. Bazı ülkelerde “Tüberküloz=Verem” tarihin en yüksek boyutlarında ve dünyadaki en büyük sağlık organizasyonu, yıllardır doğru dürüst bir iş yapmıyor.
Peki WHO’nun kaynakları ne dersiniz: Tüm üye ülkelerin yatırdığı fonlar…WHO, böyle etkisiz olmaya devam ederse bir süre sonra varlığı bile sorgulanan bir örgüt haline gelecek. Halihazırda tüm ülkelerin sağlık otoriteleri için “kıble” WHO.
Peki WHO ne yaptı; bu yıl ki “zootonic” domuz gribi salgınını biraz fazla abarttı. Bunun kötü bir tarafı da yok aslında... “Korunun temiz olun, elinizi ağzınıza burnunuza sokmayın, sağa sola tükürmeyin” gibi özellikle bizim gibi ülkelerin ihtiyacı olan telkinleri görsel ve işitsel bir kampanyaya dönüştürerek bir bilinçlendirme stratejisi için aslında masum olan Domuz Gribi epidemisini kullandı ve fakat kantarın topuzu kaçtı. WHO gibi bir otoritenin gereğinden fazla konunun üstüne gitmesi önce ülke sağlık otoritelerinde; onların dikkatsiz ve öngörüsüz beyanları, halkta paniğe yol açtı. “Okul kapatmalar, ölüm haberleri ve Sağlık Bakanlığı’nın medya ile iletişimindeki tecrübesiz ve öngörüsüzlüğü” kartopunu, tepeden aşağıya yuvarlamaya başladı..
Bu kartopu etkisini, aşı üreticileri bile tahmin edemediler. Etseler iyi olacaktı ama olmadı. İlginç bir şekilde aşı firmaları –özellikle ABD de federal sağlık otoritesinin talebi üzerine- “acele” aşı üretmeye giriştiler. Kendileri de şaşırdılar ama ABD aşı firmalarına ilk parti olarak tam 5 milyar doz sipariş verdi (Türkiye 43 milyon doz istedi). Ama aşı yok. Firmaların 18 aydan önce aşı yapamadığını hatırlayın...
Haziran ayında WHO izole virüs örneklerini firmalara verdi ve haydi çabuk aşı yapın dedi. Süratli aşı yapabilmek için de aşı firmaları eski model üretim tekniklerini kullanmak durumunda kaldılar ve başta WHO olmak üzere sağlık otoriteleri de eski model üretime göz yumdu. Firmalar deli gibi aşı hazırlamaya başladılar ve Ağustos ayında ilk partiler üretilip analize sunuldu. Alelacele de kullanılmaya başlandı. Ama küçük bir sorun vardı; bu virüs tipi ile hiç aşı geliştirmedikleri için ve eski model bir yöntemi kullandıkları için aşılar istenilen koruyuculukta değildi ve yeteri kadar antikor oluşturamıyordu… Şimdi “aşı firmaları”, bir yandan panik içinde aşı üretip bir yandan da aşının koruyuculuğunu artırmaya çalışıyorlar ve muhtemelen işin sonunda zarar edecekler: Çünkü yaptıkları kontrattaki miktarları zamanında teslim edemeyecekler, bu tazminat demek.. Ayrıca aşıların birçok partisi, analizleri geçemeyip çöpe gidecek ;bu zarar demek. Şu anda ilk kargaşada bu işe atlamış 3 firma dışında sadece Çinliler domuz gribi aşısı üretiyorlar onlar da kendi iç kullanımları için. Kimse de bu iste tatlı para olduğunu artık düşünmüyor.
Şimdi gelelim bu yaygara nerden çıktı konusuna…Şu anda WHO’nun tepesinde Çinli bir yönetici var; Dr. Margaret Chan. Aşağıdaki linki tıklayıp Dr. Chan’in hangi konuda uzman olduğunu ve hangi tip salgınları yonettiğini de bir okursanız artık kalanını siz yorumlayabilirsiniz. http://www.who.int/dg/en/index.html
Gelelim domuz gribi aşısına. Bu ne menem bir şey ki herkes peşinde ve yaptık yapacağız diye ortalık ayağa kalktı. Yukarda ilaç firmalarının, zaman darlığı nedeniyle aşıyı eski yöntemlerle yaptığını ve otoritelerin buna göz yumduğunu söylemiştim. Yöntemlerdeki fark şu: Bugün tüm grip aşıları, memeli hayvanlardan elde edilen doku kültürlerinde üretilir ve memeli bir canlı olan insana en yakın antijenik (hastalık yapıcı) özellikte olmasına dikkat edilir ki aşıya ait komplikasyonlar -özellikle alerji- olmasın. Bu da yaklaşık 18 aylık bir süreci gerektirir.
Domuz gribi aşısı ise şu anda acele nedeniyle nerdeyse antika sayılacak bir yöntemle tavuk embriyosunda üretiliyor. Yani virüs tavuk yumurtasına enjekte ediliyor. Orda kuluçka ediliyor. Virüsler tavuk yumurtası ile beslenerek kontrollü çoğaltılıyor. Birkaç hafta içinde kuluçka bitiyor ve oluşan virüsler inaktive edilerek aşı yapılıyor. Bu, aşının ilk tarifi ; “Louis Pasteur”den kalma yöntemler ama hızlı.. Böyle yapılan aşıya gelince:
Aşı etkin olmayabiliyor. Nitekim Domuz gribi virüsü yeterince kuluçka olamıyor. Tavuk yumurtasında bulunabilecek potansiyel alerjenler aşıyla kucak kucağa geziyor yani ciddi ve çok yan etki riski artıyor..Batch-to-batch consitency denilen “partiden partiye devamlılık” yani kalite standardı tutmuyor ;benim aşımla sizin aşınız farklı olabiliyor. Üretici için bir problem de ciddi aşı firesi oluşması..Her yumurtadan civciv (aşı) çıkmıyor. İşin sonunda maliyet çok yükselebiliyor. Bu tip aşının “esas tehlikesi” şu: Aşının antijenik özelliğini artırmak için insan vücudunda kuvvetli antikor oluşturan bazı mikroplar aşıya karıştırılarak gücü artırılmaya çalışılıyor. Yani bu ekstra mikroplar, vücutta önce “erleri –sıradan-(antikor)” yapacak sonra bu askerler beraber gelen ölü domuz gribini tanıyıp vücudu koruyacaklar. Olmuyor mu oluyor ama 50 yıl önceki aşılar kadar. Bu amaçla en çok kullanılan mikrop Koch basili (verem mikrobu). Bu basil, geleneksel yöntemle öldürülüp aşıya karıştırılıyor ve aşı iki etapta etkin olabiliyor (verem mikrobu tedirgin edici olmamalı; çünkü bu aşıyla verem olunmaz ama modern bir üretim biçimi değil) Aşıya yapılan bu takviyeye “adjuvant” adi veriliyor. Aşıyı adjuvanla yapmak, aşı komplikasyonları nı artırabilir, onsuz yapmak etkinliğini azaltabilir… Simdi üreticiler bu konuda tabiri caizse, ne halt edeceğiz diye düşünüyor. Ola ki elinize bir aşı geçer üzerinde “ with adjuvant” veya “without adjuvant” yazma zorunluluğu var. Türkçesi, “iki ucu şeyli değnek” demek. Bizim Bakanlık ne yapıyor. Gecen haftadan beri, bu işin en tepesinde ve medyaya sık çıkan kişiden alınan bilgiler, 43 milyon doz aşının 3 farklı firmaya sipariş edildiğini ortaya koyuyor.Firmalar Ekim ayında teslim edeceklerini söylemişler daha bir kutu bile gelmemişti; düne kadar. Çünkü üretilemiyor üretimde ciddi sorunlar var.
Bakanlık hem WHO’ dan gelen alarm nedeniyle panikte hem de sayın başbakanımız “halkımı aşısız bırakmayın” diye talimat vermiş. Bu işi iyi bilen çok ciddi insanlar bakanlıkta mevcut, ama emir demiri kestiği için sesleri çıkamıyor biran önce aşı bulmaya çalışıyorlar. Hatta Ankara’daki Hıfzısıhha Enstitüsü bile kendi çapında aşı yapmaya girişmiş. (Yumurtaları falan delip duruyorlar.) Herkese iş çıkmış yani.
Her gün önce hangi “safları” aşılayalım diye plan üstüne plan yapıyorlar. Aşı miktarları azaldıkça da her gün hedef küçültüp değiştiriyorlar. Paralar WHO kredisinden geldiği gibi ; tabi ki faiziyle geri ödenecek. Böylesi bir bilinçle, WHO’nun adeta bastırmasıyla aşılarımız geliyor.
Peki bu kadar laf kalabalığından sonra “kıssadan hisse” nedir?
Domuz gribi, normal gripten daha tehlikeli değildir.
Normal gripten korunur gibi bundan da korunmak lazım; formül basit, hijyen kurallarına dikkat: Elini her yere sokma ; özellikle ağzına burnuna..
Tuttuğunu şapır şupur öpme.
Dünyanın en erkek erkeğe el tutuşan, öpüşen ülkesinde yaşadığını unutma; hemcinsinden biraz uzak dur. Karşı cinsin zaten bulaşmıyor...
Bu ilaç firmalarının oyunu mu.. Bu kez değil galiba; çünkü onlar da “domuzların” altında kaldı. WHO, kaş yapayım derken göz çıkardı.
Aşı olalım mı?. Şu anki üretilen aşı ile hayır. Her yıl normal grip aşısı oluyorsanız da aşağıdaki linklerden “aşılar” ile ilgili gerçekleri öğrenmenizi öneririm..
Son olarak aşağıdaki linklerden sonra, “hamilelerde aşı” konusunda bir Prof Dr. Esat Orhon’un fikirlerini ve bilimsel verileri katarak hazırladığı bilgileri paylaşmak istiyorum.
http://articles.mercola.com/sites/current.aspx
vaccination carries enormous potential to do serious damage to your health
Selam ve sevgilerimle,
Uz.Dr.Hasan Ali Nogay,PhD
Sualtı ve Hiperbarik Tıp Uzmanı,İmmünolog
Hamilelerle ilgili olan kısmı ben buraya almıyorum. Ama o konuda da aşıyı tavsiye etmiyor.
Hadi bakalım buyrun burdan yakın...
20 Kasım 2009 Cuma
Tutunuyor

16 Kasım 2009 Pazartesi
Acılı bir dostum
29 haftalık doğan oğlu 71 gün küvezde kalmış ama daha fazla yaşayamamış.
Ne diyeceğimi bilemedim.
"Allah sabır versin, başka acı vermesin. Gene bebeklerin olur inşallah... Benim annem de ilk bebeğini doğumda kaybetmiş, bak bana eşşek kadar oldum" dedim.
Dedim ama hepsi boş...
"Allah belki bana gene bebek verir o zaman acım belki hafifler ama asla yok olmaz. Ben çocuk özlemi çekmiyorum tek bir çocuğun özlemini oğlumun özlemini çekiyorum. Düşünsene ben 2,5 ay hergün onu görmeye gittim. Uyurken nasıldı, ağzı nasıldı, yüzü nasıldı, nasıl ağlardı hepsini biliyorum. Şimdi acımla başa çıkmaya, hayata tutunmaya çalışıyorum. Allah'tan gelene boynumuz kıldan ince, ne kadar içim yansa da isyan etmeden sabretmeye çalışıyorum." diyor.
Canım benim...
Neşelidir benim arkadaşım. Ama şimdi ağlamaktan doğru dürüst konuşamadı. Bunların bir kısmını facebook'a yazmış.
Lise arkadaşım. Hatta biz liseye ilkokuldan sonra girdiğimiz için 11 yaşından beri arkadaşım.
Ne günlerimiz vardı.
Ne hayaller..
Duygusaldır benim arkadaşım ama bir o kadar da kahkahalı. Güzel yazar, güzel söyler..
Şimdi ise acılı, konuşamıyor.
Canım..
Allah ona sabır versin,
Allah kimseye evlat acısı vermesin.
8 Kasım 2009 Pazar
Ne gündü ama!!
- Günlerden cumartesidir.
- Sabah uykusunun en tatlı olduğu gündür.
- Haftanın yorgunluğunu almak bu güne nasip olmalıdır.
- Fekat! Heyhat, kader ağlarını örmeye başlamıştır.
- Sabah oğlişkom erkenden çok erkenden bizi uyandırır.
- Zatı alileri evebeynlerinin yatağına alınır belki, kim bilir, bir miktar da burada uyurlar da anneciği ve babası da tam açılmamış gözlerini uykunun sıcak kollarına geri bırakıverirler diye ümit edilir.
- Ancak uğraşlar sonuç vermez sarı kafa pür enerjili bir sabah modundadır.
- Madem uyuyamıyoruz kalkalım da kayınbiraderi yoldan alıp organik pazara gidelim kahvaltımızı da orda yapalım diye hızlıca bir eylem planı hazırlanır.
- Giyinilir, kuşanılır.
- Ve çıkılır.
- Arabanın anahtarının kilidi açan düğmesine basılır.
- "Aaa niye açmadı ki bu. Dur bir de benim anahtarımla deneyeyim. Aaaa bu da açmıyor. " denilir.
- Eski usulle anahtarı kilide sokup arabanın kapısı açılır.
- Sorun ne ki diye düşünülürken arabanın da çalışmadığı fark edilir.
- Meğer en son arabanın kullanıldığı gün iç lambanın açık bırakıldığı bu sebeple de akünün şarjının bittiği fark edilir.
- Yuhlar tühler vahlar çekildikten sonra şimdi ne yapacağız moduna geçilir.
- Servis aranır ancak en yakın servisin 1 saat kadar sonra anca gelebileceği öğrenilince komşunun arabasından şarj etmeye karar verilir.
- Komşu sabah sabah yataktan kaldırılır.
- Kimsede şarj kablosu olmadığı için yakındaki benzinlikten şarj kablosu alınır.
- Geri dönüp akü şarj edilir.
- Nihayet düşülür yollara.
- Az gidilir uz gidilir nihayet Beşiktaş'tan kayınço alınır.
- Cümbür cemaat Feriköy pazarına gidilir.
- Kalabalığa şaşılır, "aaaa" denilir. Ama arabayı gene de pazarın önündeki boş alanda park edecek bir yer bulunur.
- Sonra açlıktan ölmeden kahvaltı edelim diye gözlemeci teyzelere koşulur.
- O çook güzel börekten kalmadığı öğrenilir. Poğaçalardan alınır, gözleme sırasına isim yazdırılır masalardan biri boşalınca oturulur.
- Beklenir.
- Beklenir.
- Beklenir.
- Beklenir.
- Beklenir.
- Beklenir.
- Beklenir.
- Çok beklenir.
- Nihayet otlu peynirli gözlemeler gelir. Ve afiyetle yenir.
- Boğazlar meselesi halledilince sıra alışverişe gelmiştir. Pırasa, soğan, patates, mandalina, elma, taze fasulye filan filan alınır. Uzun uzun gezilir.
- Aaaa bal kabağını unuttuk denip bal kabağı da alınır.
- Sıcaktan bayılmış olarak arabaya dönülür.
- "Ulan o ne!!!"
- !!!
- "Bizim arabanın camının yerlerde ne işi var" denir.
- GPS'i çalmak için camı patlatan manyakların arka koltuktaki sırt çantasına uzanıp hatun kişinin cüzdanını ve telefonlarını almayışına şükredilir.
- Sigorta şirketi aranır.
- Camcıya telefon edilir.
- Maslak oto sanayisine gidilir.
- Cam taktırılır.
- Uslu uslu eve dönülür.
Camı patlatıp da içerden birşeyler çalma en çok zengin muhitlerde yapılıyor. Mesela Bağdat Cd.
Sakın sakın görünür bir yerlerde birşeyler bırakıp arabadan ayrılmamak gerekiyor. Bizim için çok uyduruk birşeye bile tenezzül edip günümüzü berbat edebiliyorlar.
GPS'imiz bizim için uyduruk değildi gerçi :) Ucuz bir şey almıştık. Ama seviyorduk Sementa'yı :) Ne tatlı konuşuyordu.
Hey gidi Sementa, özliycez seni.
5 Kasım 2009 Perşembe
Enerji
Sehpaya tutunuyor ve hoop parmak uçlarında..
Nasıl da yürümek istiyor..
Ama daha çok erken. Biraz yan gelip yatmanın keyfini çıkarsana be çocuk..
Yatağının kenasına tutunup kalkıyor. Yorulunca da güüm diye düşüyor yatağına.
Kabloları nasıl kapatacağımı bilemiyorum.
Konuşma meselesi ise aynı, bütün enerjisini bedensel aktivitelere vermiş durumda, zihinseller beklesin :) 'Annei' 'bababa' 'abla' (ablası kim bu çocuğun) bunları duyuyoruz zatı muhteremden.
Ben 6 aylıkken askerdeki babamla konuştuğumuz telefonu gösterip 'alo baba' diyormuşum. 8-9 aylık komuşumuza ismiyle hitap eiyormuşum 'Hacer Hacer' diye. Gene o vakitler otobüsteki 4-5 yaşındaki çocuğa 'çocuk' diye biliyormuşum. Bizimkinin hiç o taraklarda bezi yok. Varsa yoksa etrafı keşfetsin. Kolonlara, kablolara saldırsın. Annesinin kolyesini koparmaya çalışsın.
5 aylık gibi başlamıştı 'anne' 'babababa' 'dedede' demeye. Bizim oğlan erken konuşcak diyordum kendi kendime ama alakası yok :) O zamanlar bir bebek mağazasında alışveriş yaparken bizimki bıcır bıcır birşeyler söylüyordu. 3-4 ay daha büyük bir bebeğn babası bizimkinin kaç aylık olduğunu öğrenince "aaa bunun dili erken çözülmüş" dedi.
Geçen gün bunu anneme anlattım. "işte o adamın nazarı deymiştir" dedi :) Olabilir tabi de bence onun değil benim nazarım deydi :)
Neyse nasıl olsa konuşur, erken konuşunca madalya vermiyorlar. Hem erkekler daha geç konuşuyor dimi.
Geçen gün yeni komşularımı ağırladım. Hepisi çok şeker insanlar. Hoş sohbet ve şakacılar, tam benlik :)
Gene içlerinden çok sevdiğim bir komuşum oğlumu resmen yedi. Yenmiycek gibi değil velet biliyorum :) ama şu domuz gribi meselesi bu kadar ayyuka çıkmışken ne gerek var o kadar sevmeye. Bir de bu hanım bir ilköğretimde öğretmenlik yapıyor. En tehlikeli iş. Nasıl içim gidiyor o kucağımdan aldıkça. Birşey de diyemedim. Ama bir daha bu durum olursa söyliycem "bu kadar sevme bebeğimi" :)
Evet neticede olacaksa olur Allah korusun ama biz tedbirimizi alalım dimi...
Düşününce bile içim kötü oluyor. Zaten yaş ufaldıkça daha tehlikeli olduğu söyleniyor. Biz koca kadınlarız. Bizlere de bulaşmasın ama bulaşırsa atlatırız Allahın izniyle ama o minicik daha.
Allah'ım bütün bebekleri sen koru...
28 Ekim 2009 Çarşamba
Çökelekli omlet
Bir de geçenlerde arkadaşlarımıza hazırladığımız kahvaltı sofrası var.
Mönüde kol böreği, organik pazardan aldığımız börek ve poğaça, haşhaşlı çörek (peksimet), sadrazam lokumu, tahinli kurabiye, lokumlu kurabiye ve resimde olmayan fırında mücver ve sucuklu omlet vardı. Sofradaki en obur bendim tabi ki!!!
Resimleri bilgisayara az evvel yükledim. Baktım çok iç açıcı görünüyorlar buraya da ekliyim dedim...
İşin kötüsü gecenin 23'ünde karnım acıktı.
26 Ekim 2009 Pazartesi
İlk ayrılık

25 Ekim 2009 Pazar
Son günler
Ve sanırım şu sıralar başka dişler patlayacak geceleri sıksık uyanıyor.
Gündüzleri de keyifli değil sanki eskisi kadar.
Geçen gün hafif ateşlendi. Gene dişe yorduk. Burnu da hafif tıkalı acaba uyanmalar bundan mı diye de düşünüyoruz.
Ahh bir konuştuğu derdinin ne olduğunu anlatabileceği günler gelse...
Dün sabah kahvaltıda ilkkez mıhlama yedi. Arada canımız çektiğinde Rumeli Hisarının yanındaki hisar kafeye gidiyoruz. Mıhlamasını da çok beğeniyoruz. Gene sabah kalkıp üşenmeden gittik. Ve bu sefer minik sıpaya da minik lokmacıklar halinde verdim. Dişlerini de kullanmayı öğreniyor ya, yiyebildi maşallah.
Emeklemiyor hala. Ama bir asker gibi son sürat sürünüyor. Bayramdan önce başladı sürünmeye. Artık salon sınırlarında durmuyor koridora ordan mutfağa doğru yol alıyor komik surat.
Artık ufak yatağının cibinliğini rahat bırakmıyor. Sabah uyandıysa ve biz onu yatağında bıraktıysak bir yerinden yakalıyor cibinliği. Sonra cibinliği taşıyan mekanizma yavaş yavaş yatağa doğru eğilmeye başlıyor. Korkuyorum üzerine düşürecek diye.
Babası solucanın artık kendi odasında uyuyabileceğini söylüyor. Bakalım bugün yarın ayıracak gibiyiz. Ama odası da hemen karşı kapımız. Aslında hep bizimle kalabilir ama iki kelime konuşurken uyanıyor. Ya da bazen ayak sesimden bile uyanabiliyor. Odasında daha rahat eder diye tamin ediyorum. Benim için gece uyandığında ne kadar rahat olur odasına gitmek bilmiyorum. Ama deneyeceğiz. Açlık dışında uyandığında babası gidecek, anlaştık :)
Sabahları uyandığında "günaydın annecim" diyorum. O da bana "annei" diye cevap veriyor. Ne kadar bilinçli şüpheliyim :)
5 aylıkken başlamıştı "anne" demeye sonra "babababa" ve daha sonra "dedde"
Sonra bayramdan bir hafta kadar önce ne oldu bilmiyorum minik sıpa sustu. Sadece son ses çığlıklar.. Kendi nazarım deydi galiba :)
Şimdilerde biraz biraz başladı lakırdanmaya tekrardan.
Geceleri 2 saatte bir uyanmaktan başka derdimiz yok çok şükür.....
20 Ekim 2009 Salı
Evdeyim
Yemek yapıyorum.
Misafir ağırlıyorum.
Ağırlamam gereken misafirlerin listesini çıkarıyor, sırayla davet ediyorum. İşe dönmeden önce gelmek isteyen herkesi ağırlamak istiyorum.
Evde yapılacaklar için eylem planı çıkarıyorum.
Yarın akşam sedirlerimizin montajı yapılacak bakalım inşallah gönlümüze göre bir odamız olur. Orda bol bol kitaplar okur, hoş sohbetler ederiz.
Böyle bir evcimen oldum ki sormayın.
Geziyorum canım arada o kadar da değil :)
Eşimin iş arkadaşlarıyla bowling oynamaya gittik. Kabiliyetsizin önde gideni olarak ben sonuncu oldum. Eşimse yetenek abidesi olduğu için birinci oldu (gıcık! :) )
İkimizin ortalamasını alırsak normal bir oyun çıkar yani ne diyim, "biz elmanın iki yarısı gibiyiz" ya da "birbirini tamamlayan mükemmel bir çiftiz" :P
Oğluma işe döneceğimi annanesiyle gündüzleri oynayacağını sonra akşam olup benim geleceğimi anlatıyorum. Anlıyordur bence.
İnternetten dizi isliyorum. "Ezel"
Fena değil.
Kocam akşamları dizi izletmiyor ben de gündüzleri internetten izliyorum :))
Böyle böyle günler birbirini kovalıyor.
Şimdi kalkıp kereviz pişirmem gerekiyor.
Portakal da yok evde. Mandalina ve limon koyayım diyorum. Bakalım nasıl olacak.
Sevgiler.
11 Ekim 2009 Pazar
Beyond Borders

Yardım toplamak çok basit iş. Bizim için çok az olan meblağlarla Afrika'da binlerce insanın hayatı kurtulur. Mühim olan yardımların oralara ulaştırılması. Zira iç savaş yardımların doğru yerlere ulaşmasına engel.
Bu iş de ancak devlet eliyle olur.
İç savaşı çıkaranlar da gene batılılar. Bir de utanmadan bunların filmlerini çekiyorlar.
Bu filmde Amerikalılar iyilik meleği yapılmış. Ne melek ama!!!!
Amerika'ya da Amerikalılara da gıcığım.. Çok sinirlendim daha yazamıycam :)
8 Ekim 2009 Perşembe
Baş ağrısı
Bazen dayanılmaz oluyor. Kafamı duvarlara vurasım geliyor. Minoset içiyorum sadece hafifliyor. Sonra aynen devam.
Şimdi iyiceyim. İnşallah bugün ağrımaz.
Oğlumsa burun akıntısının yanı sıra öksürmeye de başladı.
Şurubunu püskürtüyor, içmiyor.
Adaçayı yaptım, pekmezle tatlandırdım. Onu da içmedi.
Ne yapacağız bilmiyorum.
Dua bekliyorum.
5 Ekim 2009 Pazartesi
Güzel şeyler çabuk biter

Tatil güzel geçti ya sonrası??
18 Eylül 2009 Cuma
Bayram, öncesi ve sonrası

Dün hepatit aşımızı da olduk. Sanırım 1 yaşına kadar aşı olayına mola vermiş bulunuyoruz. Bu ay hamdolsun ki büyümüş sıpacık. Ek gıdaya geçişimiz pek başarılı olamadığı için kilo alması beni sevindirdi. Şuan sadece meyve sularını içiyor kaşıkla.
Yumurta ve yoğurt yediremiyorum. Hemen kafasını aşağıya çeviriyor :)
Akşam yemeklerinde bizim çorbalardan birkaç çay kaşığı kadar veriyorum. Onları seviyor. Sanırım bizimle beraber yemek yiyor olmayı seviyor. Garibim kendini adamdan sayıyor :)
Doktorumuz da yumura ve yoğurdu çorbaya katmamı söyledi. Terbiye gibi yani. Çok sıkıntı yapma, emiyor şuanda pek birşey istememesi normal dedi.
Bu arada bir gelişme daha var minikle ilgili. Kendisi bu hafta içi yerde solucan gibi ilerlemeye başladı. Yerde önce ellerini öne koyuyor sonra kafasını yere gömüyor poposunu kaldırıyor ayaklarıyla kendini itiyor. Komik oluyor ama emekleme öncesi aşamadayız galiba. Maşallah benim oğluma..
Benden şimdilik bu kadar. İki hafta kadar yokum.
Herkese mutlu, sağlıklı, bereketli ve hayırlı nice bayramlar diliyorum...
17 Eylül 2009 Perşembe
Bebeklerde Zeka Gelişim - Vol.2
6 - 12 Ay Bebekler için Beyin Geliştirici Aktiviteler
- Bebeğinizi sık sık kucaklayın ve ona sevgi dolu sözler söyleyin.
- Evde yaptığınız işlerle ilgili onunla konuşun. Ne yaptığınızı ve neden yaptığınızı anlatın.
- Ninni ve tekerlemeler söyleyin, müzik dinletin. Müzik matematik, dil ve diğer beceriler ile ilgili alanları uyarır.
- Küpleri üst üste dizip devirin. "Alt" ve "üst" kavramlarını anlaması için ona ne yaptığınızı anlatın.
- Bebeğinizi aynanın önünde tutun ve yüzünün bölümlerini ona gösterin.
- Neden sonuç ilişkisini anlatın. Örneğin elektrik düğmesine basılınca ışık açılır veya musluğu açınca su akar gibi. 9-12 aylık olduğunda gözetim altındayken bunları denetin.
- Bebeğinizin başka çocuklarla bir araya gelmesini sağlayın.
- Bir kabın içinde top yuvarlayın.
- Hışırtılı sesler çıkaran objeleri buruşturun, bu tip sesler bebeğinizin hoşuna gidecektir.
- Kutu, tencere, plastik kkap gibi malzemelerle oynayın. Küçük objeleri büyüklerin içine yerleştirin, kapaklarını kapatın.
- Dergi ve gazetelerden insan ve obje resimleri gösterin. Böylece resimlerin gerçek objeleri temsil ettiğini ve hepsinin birer adı olduğunu öğrenir.
- Beraber topu ileri geri yuvarlayın.
- Bir objeyi havlu altına saklayarak bulmasını sağlayın. Böylece "altında" kavramını öğretmiş olursunuz.
- Bebeğinize değişik ve yeni yerler gezdirin ve gördüklerinizi anlatın.
- Adını söyleyerek bir objeyi bebeğinize verin ve geri vermesini isteyin.
- En sevdiği oyuncakları saklayıp nerede olduğunu bulmasını isteyin.
- Bebeğinize kağıt ve kalem verip, neler yapabileceğini gösterin.
- Ellerinizi çırpın ve onun taklit etmesini isteyin.
15 Eylül 2009 Salı
Valkyrie

14 Eylül 2009 Pazartesi
Ramazan pidesiyle pizza

Ramazan bitmeden yapılması gerek bence.
Kalın hamurlu bir pizza oluyor ama çok lezzetli.
Bayatlamış pideyi salçalı, kekikli, karabiberli sosla ıslatıyoruz.
Rendelenmiş kaşar peynirini, sucukları, dilimlenmiş zeytinleri, minik domatesleri, biberleri, beyaz peyniri (artık Allah ne verdiyse) üzerine bir güzel döşüyoruz.
En üste tekrar kaşar peyniri serpiyoruz.
Sonra dooooru fırına.
Gerçekten çok güzel oldu.
11 Eylül 2009 Cuma
Halı
Bunu çok beğendim. Kabartmalı. Yollarında oyuncak araba sürmak çok zevkli olur bence :)
Fiyatları pahalı mı ne!!
İkea'da da buna benzer gene 'yol' lu bir çocuk halısı vardı ve o da sanırım 39 liraydı.
Birinci ya da üçüncü bence en iyisi. %50 indirim filan diyor gidip mağazaya tekrar bi bakmalı. Ya da bunlara benzer modeller bulabileceğim bir başka marka bilen var mı?
Mutfak halısının acelesi yok. Eskiden kullandığımız kilim idare eder. Gezerken bulursak hesaplı birşey alırız.
Mutfak masası lazım asıl bize.
Uzay mekiğinde yaşasaydık :))
Çok güzel değil mi? Uzay mekiği mutfağı için..
10 Eylül 2009 Perşembe
Sel
7-8 senelik bir sitede yollar sular altında kalabiliyorsa, bir villanın içine şelale şeklinde sular akıyorsa, çukurdaki villaların iki katına sel giriyorsa "pes" denmez de ne denir.
Tamam bu bir felaket, tamam bu kadar yağmur nerde yağsa sel olur ama planlı programlı yapılmış olması gereken bir sitede bir evinin içine bütün yağmur suları girer mi?
Logar kapakları patladı...
Allah hepimizi korusun.
8 Eylül 2009 Salı
Vücudun su istemesinin 46 nedeni

Çünkü hayatımızın en vazgeçilmez ama bilinçli olarak, öneminin asla farkına varamadığımız birincil ögesi: Su!..
Böylece, yazarımız 1 yıl daha "gönüllü hapislik" hayatını sürdürüyor, sonra da doğru Amerika'ya… Araştırma ve çalışmaları yıllarca sürüyor ve nihayet bu kitap ortaya çıkıyor.
- Hiçbir şey susuz yaşayamaz.
- Göreceli su yetersizliği vücudun bazı fonksiyonlarını önce bastırır, sonra öldürür.
- Su temel enerji kaynağıdır, vücudun "nakit akımıdır."
- Su vücudun her hücresinde elektriksel ve manyetik enerji üretir, bize yaşam gücü verir.
- Hücre yapısındaki maddeleri birbirine bağlayan bir yapıştırıcıdır.
- DNA hasarını önler ve onarım mekanizmalarının daha iyi çalışmasına yardımcı olur, böylece üretilen anormal DNA sayısı azalır.
- Bağışıklık sisteminin (bütün mekanizmalarının) merkezi olan kemik iliğinde, bu sistemi kanser de dahil olmak üzere, çeşitli hastalıklara karşı güçlendirir.
- Bütün besinlerin, vitmin ve minerallerin temel çözücüsüdür. Vücutta besinleri küçük parçalara ayırır, sindirimlerinde ve son metobolik aşamalarında görev yapar.
- Besinlere enerji verir ve parçalanan besinler sindirim sırasında bu enerjiyi vücuda aktarır. Susuz yenen yemeğin vücut için hiçbir enerji değeri yoktur.
- Su, besinlerdeki gerekli ögelerin emilimini artırır.
- Bütün ögelerin vücuda taşınmasına yardımcı olur.
- Akciğerlerde oksijen toplayan kırmızı kan hücrelerinin çalışma verimini artırır.
- Hücreye ulaşan su, o hücreye oksijen verir ve atık gazları vücuttan atılmaları için akciğerlere taşır.
- Vücudun çeşitli bölgelerinden zehirli atıkları toplar ve atılmaları için karaciğer ya da böbreklere taşır.
- Eklem boşluklarındaki temel yağlayıcı maddedir, artrit ve sırt ağrılarının oluşumunun önlenmesinde yardımcı olur.
- Omurgadaki diskleri "şok emici su yastıkları" na dönüştürür.
- Bağırsakları en iyi çalıştıran yağlayıcı maddedir, kabızlığı önler.
- Kalp krizi ve felce karşı koruyucudur.
- Kalp ve beyin damarlarında pıhtılaşmayı önler.
- Vücudun soğutma (terleme) ve ısıtma (elektrik) sistemleri için vazgeçilmezdir.
- Düşünme başta olmak üzere, bütün beyin fonksiyonları için bize güç ve elektriksel enerji verir.
- Serotonin ve diğer nörotransmitterlerin (sinir ileticileri) üretimi için vazgeçilmezdir.
- Melatonin de dahil olmak üzere, beyinde üretilen bütün hormonların yapımı için gereklidir.
- Çocuklarda ve yetişkinlerde dikkat yetersizliği sorununa çözüm getirir.
- Çalışma verimini artırır ve dikkat aralığını büyütür.
- Su dünyadaki diğer bütün içeceklerden daha kolay bulunabilir ve hiçbir yan etkisi yoktur.
- Stres, gerginlik ve depresyonun hafiflemesine yardımcı olur.
- Uykuyu düzenler.
- Yorgunluğun giderilmesine yardımcı olur ve bize gençliğin enerjisini verir.
- Cildi yumuşatır ve yaşlılık belirtilerinin azalmasına yardımcı olur.
- Gözlere canlılık ve parlaklık verir.
- Glokomdan korunmamıza yardım eder.
- Kemik iliğinde kan üretim sistemlerini düzenler, lösemi ve lenfoma oluşumunun önlenmesine yardımcı olur.
- Vücutta enfeksiyon ve kanser hücrelerinin geliştiği bölgelerde bağışıklık sistemini güçlendirmek için çok gereklidir.
- Kanı sulandırır ve dolaşım sırasında pıhtılaşmasını önler.
- Kadınlarda, adet öncesi ağrıyı ve ateş başmasını hafifletir.
- Kalp atışıyla birlikte kanı sulandırıp dalgalandırarak dolaşımdaki katı maddelerin dibe çökmesini engeller.
- İnsan vücudunda dehidrasyon sırasında kullanılabilecek bir su deposu yoktur. Bu nedenle gün boyunca düzenli olarak su içmemiz gerekir.
- Dehidrasyon cinsellik hormonunun üretimine engel olur, bu iktidarsızlık ve libido kaybının başlıca nedenlerinden biridir.
- Su içtiğiniz zaman susuzluk ve açlık duygularını ayırt edebilirsiniz.
- Kilo vermenin en iyi yolu su içmektir. Düzenli aralıklarla su için ve sıkı bir rejim yapmadan zayıflayın. Acıktığınız zaman aşırı yememeli, ama susadığınızda suyunuzu içmelisiniz.
- Dehidrasyon doku boşlukları, eklemler, böbrekler, karaciğer, beyin ve deride zehirli çökeltilerin birikmesine yol açar. Su bunları temizler.
- Su, gebelikte sabah bulantılarını azaltır.
- Zihin ve vücut fonksiyonlarını bütünleştirir. Kara verme ve hedefleri belirleme yeteneğini artırır.
- Yaşılıkta bellek kaybının önlenmesine yardımcı olur. Alzheimer, multipl skleroz, Parkinson ve Lou Gehring hastalıklarının riskini azaltır.
- Kafein, alkol ve bazı ilaçlara duyulan bağımlılığın giderilmesine yardımcı olur.
4 Eylül 2009 Cuma
On numara bir kek

- 3 yumurta
- 3 fincan şeker
- 4-5 fincan un
- 1 limon (hem suyu hem kabugunun rendesi)
- 1 + 1/4 bardak süt
- 1 paket kabartma tozu
- 1 çay kaşığı karbonat
- Üzeri için hindistan cevizi
- Kek kalıbı
- Fırın :))